Pulhane Ltd.Şti.
Pulun Osmanlıda Doğduğu 19. Yüzyıl ortalarında Üsküdar'dan İstanbul
Sitemde Google
DÜNYADA ve ÜLKEMDE İZ BIRAKANLAR
DÜNYADA ve ÜLKEMDE İZ BIRAKANLAR


2015.30 - 2015 Nobel Kimya Ödülü Prof. Dr. Aziz SANCAR
2015 Nobel Kimya ödülüne DNA onarımındaki mekanik çalışmaları ile Tomas UNDAHL, Paul MODRİCH ve Aziz SANCAR ortak çalışma grubu layık görülmüştür.
Aziz Sancar: Prof. Dr. Aziz Sancar, Kuzey Carolina Üniversitesi Tıp Fakültesinde Biyokimya ve Biyofizik Bölümü Öğretim Üyesi ve Kuzey Carolina Üniversitesi Lineberger Detaylı Kanser Merkezi üyesidir.
1946 yılında Mardin'in Savur ilçesinde doğmuş olan Sancar, eğitime önem veren fakat okuma yazma bilmeyen sekiz çocuklu bir ailenin yedinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.  İlk ve ortaöğrenimini Savur ve Mardin'de tamamlayan Sancar ardından İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde eğitimine devam etmiştir 1969 yılında mezun olmuş ve iki yıl boyunca Mardin'de tıp çalışmalarını yürütmüştür.
Sancar'ın 1975 yılında geni klonlaması, kayalık dağların doğusunun gen klonlayan ilk bilim adamı olmasını sağlamış ve bu çalışma ile birlikte Sancar 1977 yılında doktora derecesini alarak araştırmasını yapmak üzere Yale Üniversitesine gitmiştir. Yale Üniversitesinde DNA onarımı dalında doçentlik tezini tamamlamıştır. 1982 yılında UNC Chapel Hill’de Biyokimya ve Biyofizik alanlarında DNA onarımı, hücre dizilimi, kanser tedavisi ve biyolojik saat üzerinde çalışmıştır. 1988 yılında profesörlüğünü alana kadar, insanlar üzerindeki nükleotit eksizyon onarımı konusunda çalışmaya başlamıştır.
2009 yılında Chapel Hill'de Aziz ve Gwen Sancar Vakfını kuran Sancar, başarılan sonucunda 2015 Nobel Kimya Ödülü dahil olmak üzere çok çeşitli ödüller almıştır.

2019.13 - 2019 Prof. Dr. Fuat Sezgin Yılı
Prof. Dr. Fuat Sezgin 24 Ekim 1924’te Bitlis'te doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsü’nde İslam: Bilimler ve Orientalıstık alanında öncü bir yere sahip olan Alman Hellmut Ritter yanında öğrenim gördü. Hocasının, tavsiyeleriyle İslam bilimlerine yöneldi. İslam bilim ve teknoloji tarihi araştırmaları yapan, dünyanın önde gelen bilim insanlarından biri haline geldi.
İnsanlık tarihinin başlangıcından bugüne kadar sahasında yazılan en kapsamlı eser olan Arap-İslam Bilim Tarihi’ni kaleme aldı. 2008 yılında ise İstanbul İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’ni kurdu. Müzede astronomi, saat teknolojisi, denizcilik, savaş teknolojisi, tıp, madenler, fizik, ve teknik, optik, kimya, matematik ve geometri, mimarı ve şehircilik, coğrafya alanlarında hazırlanmış aletler ile cihaz kopyalan, maket ve model koleksiyonu, harita çizimlerinden oluşan yaklaşık 700 eser yer almaktadır.
Ülkemizi uluslararası bilim alanında başarılarıyla temsil etmesi 2019’un Prof. Dr. Fuat Sezgin yılı seçilmesini sağlamıştır.

Doğum Yıldönümleri

1952.03 - Abdülhak Hamit Tarhan'ın Doğumunun 100. Yıldönümü
Abdülhak Hamit Tarhan
, Türk şair, oyun yazarı ve diplomat. Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde ve Cumhuriyet Türkiye'sinin ilk yıllarında eserler vermiş, modern edebiyatın doğuşunda etkin bir isimdir. Köklü ve eski bir ulema ailesinin ferdi olarak 2 Ocak 1852 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. 12 Nisan 1937, İstanbul'da öldü.
Büyük Türk Şairi Merhum Abdülhak Hâmid Turhan’ın doğumunun 100. yıldönümü nedeniyle 4 puldan ibaret bir seri, Avusturya Devlet Matbaasında fotogravür usulü ile bastırılarak 05.02.1952 tarihinde dolaşıma çıkarılmıştır.

1957.16 - Benjamin Franklin'in 250. Doğum Yılı
Ekseriya «zamanının en medenî insanı» olarak isimlendirilen Franklin matbaacı, naşir, mucit, fen adamı, terbiyeci, devlet adamı ve diplomattı. Bu arada Amerika posta sisteminin kurucusudur.
Franklin, 17 Ocak 1706’da on yedinci çocuğun on beşincisi olarak Massaehusetts Eyaletinin Boston şehrinde doğmuştur. Don yağı ve sabun imâl eden babasına yardtm etmek üzere daha on yaşındayken okulu terketmeğe zorlanan Franklin beş yabancı dil dahil olmak üzere birçok mevzularda kendi kendini yetiştirdi.
«The New England Courant» gazetesini yayınlayan kendisinden büyük kardeşine yardım eden Franklin 16 yaşında gazetenin baş yazarı oldu. Bu arada 25 yıl «Poor Richards’s» Almanağını neşretmiştir. 42 yaşında faal hizmetten çekilen Franklin hayatının geri kalan 42 yılını âmme hizmetine hasretti.
Franklin’in bir çok icatları arasında bir soba ve Armonika yer almaktadır. Mozart ve Bcthoven bu icat için özel müzik kompozisyonları yazmışlardır. 1752 yılının Haziran ayında fırtınalı Göğe uçurtma havalandırmak suretiyle Şimşeğin elektrikten farksız olduğunu ispat etti.
1757 yılından itibaren Franklin ”Pennsylvania’ Kolonisinin bir acentası olarak 15 yıl Londra’da kaldı 1776 da bir ittifak müzakeresi için Fransa’ya gitti ve daha sonra Amerikanın orta elçisi olarak bu memlekette vazife gördü. İhtilâl savaşının sonunda İngiltere ile barış muahedesini müzakere etti. Amerika’ya döndüğü vakit meşrutiyet toplantısına üye oldu.
Franklin, Amerika istiklâl ve Demokrasisinin istinat ettiği dört esaslı vesikada imzası bulunan yegâne şahsiyettir. Bu vesikalar şunlardır : İstiklâl beyannamesi, Fransa ve İngiltere ile yapılan muahedeler ve Amerika Birleşik Devletleri Anayasası.
Franklin’in imzaladığı en son evrak, Amerika Kongresine hitaben yazdığı esartin lağvını talebeden dilekçedir. 1790 yılında Franklin’in ölümünü bildiren haberi alan Fransız Millî Kurulu ittifak oyu ile üç günlük matem ilân etti.

1974.11 - Guglielmo Markoni'nin Doğumunun 100. Yılı
Yirmi yaşındayken dünyanın bir ucundan öteki ucuna, telleri kullanmadan sinyal göndermeyi düşlüyordu. Yirmi üç yaşındayken, bunu başarmıştı. Çok az bilimsel eğitim sahibi olan bu genç adam, evinin tavan arasında çalışarak, döneminin en önemli bilim adamlarının yapamadıklarını yaptı. 1895 yılında, elektriğin kullanımı henüz yeniydi. Yalnızca on dört yıl önce, evleri aydınlatmak için kullanılmaya başlanmıştı. O yıllarda mesajlar, telefon ve telgrafla kolaylıkla gönderilebiliyordu. Ama her iki haberleşme sisteminin de yarattığı sıkıntılar vardı. Elektrik akımı geçerken mesajın iletilebilmesi için tellere ve kablolara gereksinim duyuluyordu. Marconi'nin telsiz mesaj iletme düşüncesi, başkalarına bilimkurgu gibi görünüyordu. İlk başarıyı elde ettikten sonra Marconi, deneylerini bir büyük kararlılıkla sürdürdü. Önce tavan arasından mesaj gönderdi. Sonra bahçeden, daha sonra vadiden ve sonunda okyanustan... Bugün televizyon uyduları, ticari radyolar, lazer haberleşme sistemleri ve artık " küresel köy " haline gelen dünyadaki tüm harikalar, onun merakı ve inadı sayesinde gerçekleşti. 
İtalyan bilim adamı Guglielmo Marconi 12 Aralık 1901’de, İngiltere’deki Cornwall’dan Kanada’ya bağlı Newfoundland’e ilk Atlantik ötesi radyo sinyalini göndermeyi başarmıştı. Bu tarihî sinyalle, bugünün teknoloji uzmanlarının dillerinden düşürmedikleri “kablosuz iletişimin” ilk büyük adımı da atılmış oldu.
Mors alfabesinde “s” harfini temsil eden üç noktadan oluşan mesaj 2.700 km mesafeyi kat ederek radyo sinyallerinin uzun mesafeleri kat edebileceğini ve dünyanın yuvarlaklığına rağmen uzun mesafelerden yakalanabileceğini kanıtladı. Bu buluş radyo, televizyon ve modern iletişim araçlarına uzanan teknolojik gelişmenin öncüsü oldu. Aradan geçen yüz senenin ardından aralarında Marconi’nin oğlunun da bulunduğu bilim severler mesajın gönderildiği Cornwall’daki Poldhu noktasında bir araya geliyorlar.
Marconi’nin giriştiği deneme 20. yüzyılın ilk günlerinde diğer bilim adamları tarafından macera olarak değerlendiriliyordu. Dönemin bilim dünyası, elektromanyetik dalgaların düz dalgalar halinde ilerledikleri ve bu nedenle dünyanın eğimi tarafından emilecekleri ya da uzayda kaybolacakları gerekçelerini savunarak, uzun mesafeler arasında kablosuz iletişimin imkansız olduğunu savunuyorlardı. 
Zamanının bilimsel tabularını yıkan Marconi hayatı boyunca hayali olan radyo istasyonlarının dünyayı birbirine bağladığı günleri yaşayarak gördü. Ancak muhtemelen kendisi de, elde ettiği başarının, bir gün Poldhu noktasına gelecek habercilerin haberlerini fax, telefon, e - posta ve sms yoluyla kablosuz olarak geçecekleri günleri getireceğini tahmin etmemişti.

İlk radyo yayını: Alman fizikçi Herzt ve İtalyan fizikçi Guglielma Marconi, radyo için temel teşkil eden ilk çalışmaları yaptıklarında, tüm dünyada yoğun ilgiye mazhar olacak bir aletin oluşumuna katkıda bulunduklarını bilmiyorlardı. Bilinen ilk radyo yayını ABD’de 1906’da gerçekleştirilir, ardından gelen yoğun talep, radyoların ve alıcıların çoğalmasını da beraberinde getirir. 1920’lerde tüm dünya radyoyla tanışırken ülkemizdeki, ilk düzenli radyo yayınları1927’de başlar. Hayata dışarıdan dâhil edilen bu yabancı sesi, Türk insanı hemen benimser, yaşamının vazgeçilmezi yapar. Yediden yetmiş yediye bütün aile efradını kendine bağlayan, etrafında halkalar oluşturan radyolar, insanların hayatına ayrı bir ses ve renk katar.

2019.26 - Mahatma Gandhi'nin Dogumunun 150. Yılı
Mahatma Gandhi 2 Ekim 1869 tarihinde Hindistan'da dünyaya gelmiştir. Gandhi, Hint altkıtasının bağımsızlığına öncülük etmiş, hayatını ırkçılık ve ayrımcılığın giderilmesine, fakirliğin azaltılmasına, herkesin eşit ve hür olmasına adamıştır.
University College London'ın hukuk bölümünden mezun olan Gandhi, İngiltere ve Galler barolarına kabul edilmiş olmasına rağmen ülkesine dönmüş, bir süre öğretmenlik, avukatlık ve arzuhalcilik yapmıştır.
Gandhi bir süre sonra çok sayıda Hintlinin yaşadığı Güney Afrika'nın Natal Eyaleti'ne göç etmiş ve burada karşılaştığı Hintlilere uygulanan ırkçılık Gandi'yi siyasi mücadeleye yöneltmiştir. 1894 yılında Natal Hint Kongresi'ni kurarak, ırkçılığa, ayrımcılığa ve sosyal eşitsizliğe karşı başarılı çalışmalar sergilemiştir.
1915 yılında tekrar Hindistan'a dönen Gandhi, ülke şartlarının iyileştirilmesi, yoksul halk için okullar ve hastaneler kurulması yolundaki faaliyetleri nedeni ile defalarca tutuklanmış fakat halkın protestoları sonucu serbest kalmıştır. Vergilerin azaltılması, hayat şartlarının hafifleştirilmesi gibi konularda Sömürge İdaresi ile anlaşmalar imzalayan Gandhi, halkın büyük sevgisini kazanmıştır. Yüce ruh anlamına gelen Mahatma adı ile anılmaya başlayan ve Hindistan'ın babası olarak kabul gören Gandhi, 1948'de Yeni Delhi'de radikal bir Hindu tarafından öldürülmüştür.
1980.12 - İbni Sina'nın Doğumunun 1000. Yılı
Türk-İslam filozofu ve hekimi. 980’de Buhara yakınlarındaki Afşane’de doğdu, 1037’de Hemedan’da öldü. Maveraünnehir’in çocuğudur. Batı dünyasında Avicenna (Avisena) olarak tanınır. Babasından ve devrin tanınmış alimlerinden döneminin hemen bütün ilmini tahsil etti. 10 yaşında Kur’anı hıfzederek hafız oldu. 15 yaşında tutmaya başladığı notları daha sonra asırlarca dünyada rehber olacak veriminin embriyonunu oluşturdu. Bazı eserleri 20. yy başına kadar dünya üniversitelerinde kaynak kitaplar olarak incelendi. 17 yaşındayken Buhara sultanı Samanoğlu Nuh İbni Mansur’u tedavi ederek ölümden kurtardı. Akabinde de sultanın hekimi oldu ve sarayın zengin kütüphanesi emrine girdi. Kütüphanede büyük alim Farabi’nin, ne yazık ki günümüzde kayıp olan, efsanevi ansiklopedisi Ettalimüssani'nin müellif hattının da dahil olduğu pek çok hazineler vardı. Üstat bunların sayede ilmini derinleştirdi ve meşhur Tıb Kanunu’nun yazmaya başladı. Tam bir orta çağ bilgesi olan İbn-i Sina insanlığın o güne değin ilahiyatta, metafizikte, felsefede, mantıkta, tıpta, eczacılıkta, matematikte, astronomide, psikolojide, sosyolojide, tarihte, coğrafyada ve simyada yarattığı fikri hasılanın önemli kısmını temellük etmekle kalmadı, bunları geliştirdi de. Farabi, Biruni, Fenari, Ebusuut gibi Türk asıllı olmasına karşın eserlerini, döneminin ilim lisani olan Arapça ile yazdı. Bir kısım edebi ürününü ise Farsça kaleme aldı.
1995.04 - Türk Dünyası Değerleri - Manas Destanı'nın 1000. Yılı - Abay Kunanbay'ın Doğumunun 150. Yılı
1995 yılı UNESCO tarafından Kazak Türklerinin büyük şairi Abay Kunanbay’ın Doğumunun 150. Yılı ve büyük Türk destanı Manas Destanı’nın 1000. Yılı ilan edilerek kutlama programına alınmıştır. Birleşmiş Milletler Teşkilatı üyesi bütün ülkelere anma ve kutlamalar düzenlenmeleri için bildiride bulunulmuştur.
Abay Kunanbay ( 1845-1904 ): Abay Kazakistan’ın Semey şehrinde doğmuştur. Kazakistan’ın en büyük şairi olarak tanınan Abay yazar, söz üstadı, kompozitör, çevirmen, düşünür ve devlet adamı olarak da bilinmektedir.
Abay adalet ve insanlık, sanat ve bilim için mücadele ederek Kazak halkına yol göstericilik yapmıştır. Halkı çalışmaya, aydınları araştırma yapmaya, insanlık ideallerini gerçekleştirmeye ve bu yolda emek sarfetmeye çağırır.
Abay’ın şiirlerinde gerçeklik, adalet, eşitlik, ruhun kendisiyle mücadelesi, güzellik, tabiat, toplum yaşayışı, Kazakistan tarihi, dili, gelenekleri gibi konular yer almaktadır.
Manas Destanı'nın 1000. Yıldönümü ( 995-1995 ): Orta Asya’nın en eski Türk halklarından biri olan Kırgızların ulusal destanı MANAS, dünya kahramanlık edebiyatındaki en büyük yapıtlar arasında eşsiz bir yere sahiptir ve dünya kültürü üzerinde belirgin bir etkinliği vardır. Bir milyondan fazla mısradan oluşan bu Triloji, Kırgız’ların 1000 yıllık tarihini, kahramanları Manas, oğlu Semetay ve torunu Seytek vasıtasıyla anlatır.
2003.16 - Erzurum'lu İbrahim Hakkı'nın 300. Doğum Yılı
18.Yüzyılın ünlü düşünür ve bilim adamlarından olan Erzurumlu İbrahim Hakkı 1703 yılında Erzurum’da dünyaya geldi. Tahsiline Hasankale’de başladı. Ailesinin Erzurum’a göç etmesi üzerine dönemin ünlü bilginlerinden eğitim aldı, çeşitli dallarda öğrenim gördü. 1720’den sonra araştırmalarına Erzurum İstanbul ve Hicaz’daki ilim merkezlerinde devam etti. 1754'de çalışmalarını tamamladıktan sonra, eserlerini yazmaya başladı. Sadece bir şair ve mutasavvıf değil, aynı zamanda çağının astronomi, anatomi fizyoloji, psikoloji, aritmetik geometri gibi çeşitli bilim dallarındaki çalışmalarıyla dikkati çeken ünlü bir bilim adamı oldu. Türkçe yazılmış çok sayıda risalesi ve 15 önemli müstakil eseri vardır. En tanınmış eseri “Marifetname” dir. 1755’de tamamlanan “Divan” ı ile Mecmuatü’l-irfaniyye, İnsaniyle, Mecmuatü’l-meani önemli eserleri arasındadır.

2008.02 - Nasrettin Hoca'nın 800.Doğum Yıldönümü
Gülmece türünün öncüsü Nasreddin Hoca 1208 yılında Sivrihisar yöresinde doğmuş ve burada medrese eğitimi görmüştür. Babasının ölümünden sonra Akşehir'e yerleşerek İslam dini ile ilgili dersler almıştır. Nasreddin Hoca sağlam bir İslam inancına, köklü bir dini bilgiye ve ciddi bir ahlaki yapıya sahiptir. Nasreddin Hoca' nın değeri gerek kendisinin yaşadığı olaylar, gerekse halkın onun ağzından söylediği gülmecelerdeki anlam, yergi ve alay öğelerinin inceliği ile ölçülür. Birçok fıkrasında halkımızın sorunlarını pratik bir şekilde çözüm bularak, olaylar karşısındaki tavrı ve eleştiri becerisi ile Anadolu insanının duygularına tercüman olmuştur. Fıkralarının temel özelliklerinden birisi sözlü anlatıma uygun olarak kısa, açık, yalın, özlü ve halkı eğiten yaklaşımlara sahip olmasıdır. Nasreddin Hoca'nın fıkraları Türkçemizdeki halk söyleyişleri için zengin bir kaynak durumundadır.
Yaşadığı dönemin toplumunu ve insanını dikkatle gözlemleyen, hataları ve yanlışlıkları çekinmeden dile getiren, bunları kıvrak bir zekânın ürünü olarak ortaya çıkaran Nasreddin Hoca, Türk halk düşüncesini, dünya görüşünü, insan anlayışını en iyi şekilde anlatan ve ifade eden bilgemizdir.
1976.07 - Nasrettin Hoca
Pul üzerinde anlatılan hikaye: Hoca, kasaptan ciğer alıp evine dönerken yolda bir arkadaşına raslar.Arkadaşı, Ciğeri vereceğim tarife göre pişirirsen çok lezzelli olur der. Hoca arkadaşının bir kağıda yazdığı tarifi alıp yoluna devam ederken, aniden bir çaylak ciğeri elinden kapar. Hoca kaçan kuşun arkasından bağırır, Boşuna heveslenme, ağız tadıyla yiyemeyeceksin, reçetesi bendedir.

2008.07 - Kaşgarlı Mahmut 1000. Doğum Yıldönümü
Büyük Türk dil bilgini Kaşgarlı Mahmut 1008 yılında Kaşgar'da doğmuş, İslamiyet'in kabulünden sonra Türk milliyetçiliğinin ilk temsilcisi olarak tarihe geçmiştir. Hayatı hakkında kesin ve ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır. Karahanlı soyuna bağlı bir aileden geldiği, iyi bir eğitim aldıktan sonra kendini Türk dili incelemelerine adadığı, İslamiyet'le ilgili bilimsel çalışmalar yaptığı, Arapça ve Farsçayı da çok iyi öğrendiği bilinmektedir.
Türk Sözlüğünün Divanı anlamına gelen Kaşgarlı Mahmut'un "Divanü Lugati't-Türk" adlı kitabı, yalnız bir sözlük değil, İslamiyet öncesi Türk edebiyatını, tarihini, coğrafyasını, folklorunu, mitolojisini aydınlatan ansiklopedik nitelikteki ilk eserdir. Araplara Türkçeyi öğretmek ve Türkçenin zengin bir dil olduğunu göstermek amacıyla yazıldığı bilinmektedir. 1073-1077 tarihleri arasında Bağdat’ta yazılmış olan bu eserin ekinde yer alan dünya haritasında Türklerin yerleştikleri bölgeler ile komşuları olan ülkeler ve milletler gösterilmiştir.
Kaşgarlı Mahmut'un ilk Türk Dilbilgisi kitabı olarak kabul edilen Kitabu Cevahir-ün Nahv fi Lügati't- Türk adlı eseri henüz bulunamamıştır.

1958.06 - Katip Çelebi Yılı ( Ek Değerli )
Kâtip Çelebi ( Elhaç Mustafa bin Abdullah ) 1608 de İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Kadızade, Ağaç Mustafa, Kürt Abdullah, Mehmet ve Veli efendiler gibi meşhur ülemâdan ders almakla beraber Felemenk’ten Şark lisanlarını tahsil için İstanbul’a gelen bir âlimden de Fen dersleri alarak tahsilini tekemmül ettirmiş ve pek çok nafi eserler bırakmağa muvaffak olmuştur.
1623 tarihinde Babıâli’de Baş mukabelecilik odasında vazifeye başlıyarak 4. Sultan Murad devrinde vuku bulan Hcmedan ve Bağdat Seferlerinde Orduyu hümayun maiyetinde bulunmuş ve bu sefer esnasında Hicaz’a da gitmiştir.
İsianbul’a avdetinde kendisini tamamen tetkik vü tetebbüe hasrederek «Takvimi Tcvarih» ismiyle ilk çağlardan başlıyarak zamanına kadar fihrist halinde umumî bir tarih, «Fezleke» ünvaniyle bir kaç senelik vekayii havi bir «Tarihi Osmani» «Tuhfctülkibar Fi esferilbahar» ünvanile Osmanlı devletiyle diğer devletler arasında vukubulan bütün Deniz muharebelerinin tarihini, «Cihannüma» ünvaniyle Osmanlı devleti ile Asyanın Coğrafyasını ve ( Keşfelzünûn an esamiülkütüp velfünûn ) ünvaniyle çok kıymetli bir eser telif etmiştir. Bu eser 1835 de Leipzig’tc Latince tercümesi ve mufassal jihristi ile beraber 6 büyük cilt olarak neşredilmiştir.
1657 tarihinde vefat eden Kâtip Çelebi aynı zamanda ( Hacı Halife ) diye de anılırdı.

20091601
20091602
2009.16 - Katip Celebi'nin Doğumunun 400.Yılı
Ünlü Türk bilim adamı ve aydım Katip Çelebi 1609 yılında İstanbul'da doğdu. Babası, Osmanlı devlet ve siyâset adamlarının yetiştirildiği Enderûn kurumunda eğitim görerek yetişmiş bir askerdi. Babası aydın bir kişi olduğu için daha beş-altı yaşlarında Katip Çelebi’ yi eğitmeye başladı. On dört yaşma kadar çeşitli hocalardan dini ve pozitif bilim eğitim almasını sağladı. Çalışkan, iyi huylu, vakarlı, az konuşan, çok yazan biri olarak tanınan Katip Çelebi, Arapça, Farsça ve Lâtince biliyordu. Osmanlı Devleti'nde batı bilimleriyle fazla ilgilenen ve Doğu bilimleriyle karşılaştırıp sentezini yapan ilk Türk bilim adamlarından biri oldu. Telif ve çeviri olarak tarih, coğrafya ve bibliyografya alanlarında yirmiyi aşkın kitap yazdı. Tarih alanındaki yapıtlarının ilki 1642 de tamamladığı Arapça Fezleke’dir ( Fezleketi Akvâlü'l-Ahyâr fi Ilmi't-Tarih ve'l-Ahbar ). Bu eserde dünyanın yaratılışından 1639 yılına kadar meydana gelen önemli olaylar kısaca sıralanmıştır. Denizcilik tarihi bakımından en önemli eseri ise "Tuhfetü'l-Kibar fi Esfari'l-Bihar" dır. Bu eserinde Osmanlı Donanmasının kısa bir tarihçesi yanında Osmanlı Donanmasının tersane ve bahriye teşkilatının işleyişi anlatılmıştır. Coğrafi yapıtların en önemlisi olan Cihannüma, Osmanlı Devletinde bilinen en eski coğrafya kitabıdır. Bu eserler Katip Çelebi’nin önemli eserlerinden bazılarıdır.
Tarih, coğrafya, bibliyografya ve biyografya alanında çağına göre önemli birçok eser bırakan Katip Çelebi 1657 yılında vefat etti.

200919b4
2009.19 - Hacı Bektaş Veli'nin Doğumunun 800. Yıldönümü
Büyük Türk düşünürü ve gönül adamı Hacı Bektaş Veli (1209-1271) XIII. yüzyılda Horasan’ın Nişabur kentinde doğdu. Annesi Hatem hatun, babası ise Seyyit İbrahim Sani’dir. Horasan’da çok sayıda bilim adamının yetiştiği Hoca Ahmet Yesevi kültür ocağından eğitim alarak engin bir bilgi birikimine ve geniş bir dünya görüşüne sahip oldu. Akılcılığa ve bilime inanan Hacı Bektaş Veli eğitimini tamamladıktan sonra yanına birçok öğrenci alıp eğitimleriyle meşgul oldu. Onun Anadolu’ya gelişi, Anadolu Selçuklu Devleti’nin siyasi, ekonomik ve kültürel düzeninin bozulduğu, yönetimde bölünmelerin ortaya çıktığı bir devreye rastlamaktadır. Hacı Bektaş Veli Kırşehir yöresindeki Suluca Karaca Höyük’e yerleşmiş, Orta Anadolu’yu dolaştıktan sonra Anadolu kültürünü, Anadolu insanının gelenek ve göreneklerini özümseyerek burada yeni bir bilim ve öğreti merkezi kurmuştur. Bu merkezde çok sayıda öğrenci yetiştiren ve Yeniçeri ocağının da piri olarak bilinen Hacı Bektaş Veli Anadolu birliğinin sağlanmasına yardımcı olmuş, Türk dili ve kültürünün yabancı etkilerden ve yozlaşmadan korunması için ömrü boyunca çaba göstermiştir. Ortaya koyduğu birleştirici ve yükseltici öğreti bağnazlıktan uzak, çağa uyan ilkeler haline gelmiştir. Hayatının büyük bir kısmını Sulucakarahöyük’te ( Bugün ki Hacıbektaş ) geçiren Hacı Bektaş Veli, ömrünü de burada tamamlamış ve burada toprağa verilmiştir.
1970.14 - Hacı Bektaş Veli'nin Ölümünün 700. Yılı
30 Kuruşlukta Hacı Bektaş Veli'nin Türbesi, 100 Kuruşlukta Balım Sultan'ın Türbesi, 
130 Kuruşlukta Hacı Bektaş Veli işlenmiştir.


1957.17 - Mevlana'nın Doğumunun 750. Yılı
1957.18 - Mevlana'nın Doğumunun 750. Yılı - Blok
Şarkın en yüksek şiir âbidelerinden biri olan Mesnevi, İran dili ile yazılmış olmakla beraber büyük bir Türk şair ve mütefekkirinin eseridir. İslâm âleminde Mevlâna lâkabile umumî bir hürmet kazanmış olan Celâlettin Rumî memleketce olduğu gibi ırkca da halis Türktür. Ana dili türkçedir. Türkçe eserleri ve şiirleri varsa da eserlerinde en çok kullandığı lisan Farisi ve Arap dilleri oldu. Devrinin ilim ve edebiyatta ifade vasıtası bu lisanlardı.
Ona Rumî denmesi Şark milletleri arasmda Anadolunun o zaman Diyarı Rum ismiyle anılmasından ve Belh’de doğmakla beraber çocukluğunda babasiyle birlikte Konya’ya gelerek orada yerleşmiş olmasındandır.
Celâlettin Rumî, Mevlevi tarikatının piridir. Mevlevilik İslâm dininin esaslarım tasavvufî bir şekilde telâkki ve « vahdeti vücut » ( panthcisme ) itikadına, yani bütün varlığın Tanrıdan ibaret olduğu inanışına istinat eder. Celâlettin’in felsefesi tamamiyle dinî ve İlâhî mahiyettedir. İbadetlerinde ve şiirlerinde terennüm ettiği daima bu İlâhî aşk ve vccddir.
Tarikatının âyini musiki ile dönerek Allahı anmaktır ki, buna sema derler. İlâhî aşk ile coşup dönerek ibadet etmek şeklindeki âyin, dünyanm ve kâinatın mütemadi bir deverandan ibaret olmasının remzidir. Dünya nasıl güneş etrafında dönüyorsa, Mevlevi dervişi de manevî güneş olan İlâhî cezbe ile dönerdi.
Mevlevilik Mesnevi gibi büyük bir şiire istinat ettiği, ince temsilleri ihtiva eylediği ve bilhassa âyinlerinde musikiyi ve bir çeşit İlâhi raks demek olan semayı kabul ettiği için olacak ki, Celâlettin Rumî tarikatına mensup olanlar arasında daima şairler, musiki üstadları ve çok ince ve zarif adamlar yetişmiştir.
Mesnevi 26 bin beyiti muhtevidir. Her beyitin kafiyesi müstakil olduğu için bu tarzda yazılan manzumelere Mesnevi ismi verilir. Celâlettin Rumi’nin Mesnevi’dcn başka otuz bin beyitlik bir büyük Divani, « Fih mafih » ve « Mecalisi seb’a » isimli eserleri vardır.
Celâlettin Rumî Horasanın Bclh şehrinde 1207 tarihinde doğdu. Babası Sultanülulema ünvaniyle meşhur olan Mehmet Bahattin Velcd’dir. Soyu Harzemşah hükümdarlık ailesiyle akrabadır. Annesi Belh, emiri sultan Rüknettin'in kızı Mümine Hatundur.
Babası, memleketinde haiz olduğu büyük nüfuzu hükümdarın çekememesinden dolayı memleketinden hicrete mecbur olmuş, bir müddet Bağdatta, sonra Hicaz, Sam, Malatya ve Erzincan’da bulunmuş, nihayet Konya’ya gelerek orada yerleşmiştir. Konya’ya çocukluğunda gelen Celâlettin, babasının ölümünden sonra onun yerine müderris oldu ve meşhur Şemsettini Tebrizi ile görüştükten sonra tasavvufa dalarak derslerini bıraktı.
Mesnevi bundan sonra yazılmış ve Mevlevi tarikat! de bundan sonra kurulmuştur. Celâlettin 1273 tarihinde Konyada vefat etti.

50 kuruşluk pul Konya Müzesinin bir kısmını kaplıyan yeşil kubbe ( Kubbe-i Hadra ) nın resmini taşımaktadır. Bu kubbe Mevlâna Türbesi üzerinde yükselmektedir. Kubbe ve türbe 1284 yılında Mimar Tebrizli Bedreddin tarafından inşa edilmiştir.
100 kuruşluk pul Konya Müzesi eski Mevlevi dergâhının bir asır önceki resmini temsil etmektedir. Bu resmin aslı yüz sene evvel Askeri Mühendis ve Ressam Hüsnü Yusuf Bey tarafından yapılmıştır.
2007.07 - Mevlana'nın Doğumunun 800. Yılı
Ünlü Türk mutasavvıfı ve düşünürü Mevlânâ Celaleddin-i Rumi 1207 yılında Horasan’ ın Belh şehrinde doğdu. Yaşadığı yıllardaki istikrarsızlık nedeniyle ailesi ile birlikte bugünkü Karaman’ a yerleşti. Dönemin Selçuklu hükümdarı 1. Alaaddin Keykubat’ ın daveti üzerine Konya’ ya gelen düşünür en büyük eseri olan Mesnevi’ yi burada yazdı. Babasının vefatından sonra büyük medreselerde dersler vermeye başladı. Çevresi bir ilim ve hikmet yuvası haline gelen Mevlânâ çok sayıda öğrenci yetiştirdi. Şiirlerini güçlü derin duygularla birlikte yalın ve içtenlikle dile getirdi. 1273 yılında vefat eden Mevlânâ’ nın insan sevgisi ve sınırsız hoşgörüsüyle yarattığı eserler yaşadığı dönemde olduğu gibi günümüzde de her inanç ve milliyetten insana hitap etmektedir.
Afganistan
İran
Suriye
2005.20 - Mevlana
Ünlü Türk mutasavvıfı ve düşünürü Mevlana Celaleddin-i Rumi 1207 yılında Horasan’ın Belh şehrinde doğdu. Onun doğduğu yıllarda yaşanan istikrarsızlıklar nedeniyle ailesi ile birlikte bugünkü Karaman’a yerleşti. Babasından ve onun yakın çevresinden etkilenerek görgü ve bilgisini artırdı. Dönemin Selçuklu hükümdarı Alaaddin Keykubat’ın daveti üzerine Konya’ya geldi. Büyük eseri Mesnevi’yi burada yazdı. Mevlana’nın 5 eseri bulunmakta olup en ünlüsü Mesnevi’dir. Diğer eserleri ise Fihi Ma Fih, Divan-ı Kebir, Meclis-i Saba ve Mektubattır. Tanrı ve insan sevgisini esas alan dünya görüşü felsefesinin temelini oluşturmaktadır. 1273’te vefat etti.
1973.19 - Mevlana Celaleddin'in Ölümünün 700. Yılı

20110301
20110302
2011.04 - Evliya Çelebi'nin Doğumunun 400. Yılı
Türk ve dünya kültür tarihi açısından son derece önemli bir şahsiyet olan Evliya Çelebi’nin doğumunun 400. yılıdır. Birleşmiş Milletler Bilim, Eğitim ve Kültür Kuruluşu UNESCO’nun 22 Eylül 2009 tarihinde gerçekleştirilen 35. Genel Konferansında 2011 yılı anma ve kutlamalar listesinde “Evliya Çelebi’nin 400. Doğum Yıldönümü” resmi olarak ilan edilmiştir. Evliya Çelebi’nin doğumunun 400. yıldönümü münasebetiyle Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın organizatörlüğünde başta ülkemizde olmak üzere dünyanın farklı yerlerinde büyük seyyah Evliya Çelebi ile ilgili çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir, Bahçeşehir Üniversitesi Medeniyet Araştırmaları Merkezi’nin (MEDAM) İstanbul’da düzenlediği “Evliya Çelebi’nin İstanbul’u” adlı sergi ve konferansla başlamıştır. 26 Şubat 2011 tarihinde Ankara Resim Heykel Müzesi’nde Finlandiya Eski Cumhurbaşkanı Sayın Martti Ahtisaari’nin katılımı ile “Evliya Çelebi’nin Anadolusu” sergisi gerçekleştirilmiştir. 25 Mart 2011 tarihinde Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu tarafından düzenlenen Uluslar arası Sempozyum ve sergi açılışına Bakanlık olarak üst düzey katılım sağlanmış ve İstanbul Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu performans sergilemiştir.
Evliya Çelebi’nin gezdiği yerler, bu yerlerin özellikleri ve ziyaret tarihlerini tek tek belirten detaylı haritalar hazırlanmıştır. Tüm seyahatlerinin gösterildiği, bilgilendirici metin ve vinyetlerin bulunduğu 70x100 cm boyutunda bir genel harita ile, yine aynı boyutta çocuklar için illüstratif bir başka harita daha hazırlanmıştır. Evliya Çelebi’nin seyahat ettiği tüm coğrafyayı kapsayan, biri yetişkinlere diğeri çocuklarımıza yönelik olarak hazırlanan bu temel haritalara Evliya Çelebi’nin Dünyası adı verilmiştir.  Evliya Çelebi Seyahatnamesi ile ilgili bu şekilde bir kartografik çalışma ilk defa gerçekleştirilmiştir. Ayrıca Evliya Çelebi’nin seyahat ettiği coğrafya, paftalar şeklinde ve genel haritadan daha ayrıntılı olarak tasarlanmıştır. Bu haritalar Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yıl boyunca yurtiçi ve yurtdışında tertip edeceği her etkinlikte EVLİYA ÇELEBİ’NİN DÜNYASI sloganıyla sergilenmiş olan yirmi yedi parçadan oluşan bu illüstratif harita koleksiyonu Çelebi’nin ve muhteşem eserinin anlaşılmasına önemli katkılar sağlamıştır.25 Mart 1611'de İstanbul'un Unkapanı semtinde doğdu. Babası Derviş Mehmed Zilli, I. Süleyman’dan I. Ahmed’e kadarki padişahların kuyumcubaşılığında bulunmuş ve seferlere katılmıştır. Çelebi ailesi aslen Kütahyalı olup, fetihten sonra İstanbul'a yerleşmiştir. Evliya Çelebi, çok iyi bir öğrenim gördü. Önce mahalle mektebine gitti. Daha sonra Şeyhülislam Hamit Efendi Medresesi'ne girdi. Burada yedi yıl okuduktan sonra saraya özgü bir okul olan Enderun'a devam etti. Okul öğreniminin dışında özel hocalardan Kur'an, Arapça, güzel yazı, musiki, beden eğitimi ve yabancı dil dersleri aldı. Kur'an'ı ezberleyerek hafız oldu. Evliya Çelebi, öğrenimini bitirdikten sonra sarayda görev aldı. Yaptığı işlerle padişah ve devlet ileri gelenlerinin beğenisini kazandı.
Evliya Çelebi, bu gezileri sırasında çok ilginç yerler gördü. Yeni insanlarla tanıştı. Birçok olayla karşılaştı. Karşılaştığı ilginç olayları okuyucuya anlatarak kitabına renk kattı.Gezileri sırasında birçok kez ölümle burun buruna geldi. Savaşlara katılarak hem savaşları hemde o yerleri anlattı. Gezmek için gittiği son yer Mısır oldu. 1682 yılından sonra vefat etti.

2013.32 - Yaşar Doğu'nun Doğumunun 100. Yılı
Türk güreş camiasının en önemli sporcularından biri olan Yaşar Doğu 1913 yılında Samsun'un Kavak ilçesine bağlı Karlı köyünde doğdu. Çocuk yaşlarda harmanlarda ve köy düğünlerinde karakucak güreşerek kendisini geliştirdi, pehlivan oldu. 1936 yılında Ankara'da Güneş Güreş Kulübü'ne girdi ve minder güreşine başlayarak kulübü adına müsabakalara katıldı. 1939 yılında Milli Takım'a alındı. Güreş hayatı boyunca, yurt içinde ve yurt dışında sayısız galibiyet kazanan milli güreşçimiz, 1951 yılında Helsinki Dünya Serbest Güreş Şampiyonasında Dünya Şampiyonu oldu. Yaşar Doğu, 1952 yılından sonra Türk güreşine Antrenör olarak hizmet etmeye başladı.
8 Ocak 1961'de geçirdiği bir kalp krizi ile Ankara'da vefat etti. Yaşar Doğu, yalnız Türkiye'nin değil bütün dünya ülkelerinin kuvvetine hayran olduğu bir güreşçidir. Ülkemizde güreş sporuna eleman yetiştirmek için gösterdiği mücadele ve gayret, kazandığı şampiyonluklar kadar kıymetlidir. Spor hayatı boyunca, Serbest ve Greko-Romen stilde yaptığı 47 güreşin yalnızca birinde yenilgi almış, galip geldiği 46 karşılaşmanın 33'ünü “ Tuş " la kazanmıştır.
Doğumunun 100. Yılında, Samsun Valisi Hüseyin Aksoy öncülüğünde, Yaşar Doğu'nun çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği Emirli Köyü'ndeki evinin müzeye dönüştürülmesi çalışmalarına başlanmıştır.

1976.02 - Ziya Gökalp'in Doğumunun 100. Yılı
1954.06 - Ziya Gökalp'ın 30. Ölüm Yıldönümü
Ziya Gökalp, 23 Mart 1876 yılında Diyarbakır’da doğmuştur. Kendisine, babasının isteği üzerine Mehmet Ziya ismi verilmiştir. Babası, Vilayet Evrak Memuru Mehmet Tevfik Efendi ( 1851-1890 ), annesi Zeliha Hanım’dır ( 1856-1923 ). İlköğrenimini 1883 yazında kayıt yaptırdığı Mercimekörtmesi Mahalle Mektebi’nde tamamlamıştır. Hürriyetle ilgili ilk fikirlerini ise 1886 yılında girdiği Mektebi Rüştiye-i Askeriye’de ( Askeri Lise ) hocası Kolağası İsmail Hakkı Bey’den edinmiştir. 1890 yılında amcası Müderris Hacı Hasip Bey’den dersler almaya başlayan Gökalp, 1891 yılında ikinci sınıftan kayıt yaptırarak İdadi-i Mülkiye’ye başlamıştır. 1893 yılında öğretmeni Doktor Yogi’den felsefe dersleri, Maarif Müdürlüğü ve İdadi’de ( Orta öğretim ) tarih öğretmenliği yapan Mehmet Ali Ayni’den ise tarih dersleri almıştır.
Ziya Gökalp, Mehmet Ali Ayni’den gördüğü derslerde tarihin nasıl muhakeme edileceğini öğrenmiştir. Fakat İdadi’nin 7 yıla çıkartılması üzerine Gökalp, buradan ayrılmıştır. Toplumun yaşadığı sıkıntıların üzerinde bıraktığı izlerin yanı sıra, ekonomik olanaksızlıklar yüzünden İstanbul’da öğrenimine devam edememesi ve ailesinin evlilik baskıları gibi nedenler Ziya Gökalp’ı bunalıma sürükleyince, 1894 yılında intihar girişiminde bulunmuştur. Hilmi Ziya Ülken, Gökalp’ın intihar sebebi olarak, Hocası Dr. Yorgi Efendi’den aldığı felsefe eğitimi ile ailesinden aldığı dini muhafazakâr eğitim arasında yaşadığı çatışmayı göstermektedir.
İntihar olayından sonra kendini tekrar okumaya ve bilime veren Gökalp, eğitimine devam etme isteğiyle 1895 yılında kardeşi ile birlikte yeniden İstanbul’a gelmiştir. Fakat parası olmadığı için ancak ücretsiz olan Veteriner Mektebine kayıt yaptırabilmiştir. Gökalp, İstanbul’da bulunduğu bu dönemde Batı kültürünü de tanımaya yönelmiştir. Okulda yasak yayınları okuması ve farklı çıkışları ile dikkati çeken Gökalp, 1899 yılında geçirdiği soruşturmanın ardından yasak kitapları okuma ve zararlı derneklere üye olma gerekçesiyle cezaevine gönderilmiştir. 12 aylık cezaevi yaşamından sonra, okuldan da uzaklaştırılarak Diyarbakır’a sürülmüştür.
Ziya Gökalp, Türk düşünce, kültür ve siyaset tarihinin önemli simalarından biridir. İmparatorluk sürecinden Ulus-Devlete geçiş döneminde yaşayan Gökalp’ın, karşılaşılan sorunlar ve bunalımların da etkisiyle Türk toplumu ve Türk kültürü üzerine ortaya koymuş olduğu sosyolojik, kültürel ve siyasal teori ve değerlendirmeler bugün bile gerçekliğini devam ettirmektedir. Zira Gökalp’ın birçok siyasal, dinsel ve kültürel düşünce ve önerileri yeni kurulan Cumhuriyet ile birlikte yaşama geçme olanağı bulmuştur. Gökalp’ın bu toplumsal yaklaşımları üzerinde Batılı algıların da etkili olduğu muhakkaktır.

Ölüm Yıldönümleri

1950.08 - Farabi'nin 1000. Ölüm Yıldönümü
Farabi Türkistan'ın Farab şehrinde doğmuş, 870-950 yılları arasında yaşamış ünlü Türk düşünürü ve bilimadamıdır. Buhara, Bağdat, Şam, Kahire, Harran ve Halep gibi zamanın önemli ilim merkezlerini dolaşmıştır. Felsefe, matematik, mantık, siyaset bilimi ve musiki alanında eserler yazmıştır.

2016.16 - Hoca Ahmed Yesevi'nin Ölümünün 850. Yıldönümü
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü ( UNESCO ), hedef ve idealleri ile ilgili alanlarda insanlığa yararı olan tanınmış kişi veya olaylara ilişkin 2016 yılı anma ve kutlama yıldönümleri olarak kabul edilen programa, ülkemizin önerisi Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızistan'ın desteği ile Hoca Ahmed Yesevi'nin Ölümünün 850. Yıldönümünün alınmasını kararlaştırmıştır.
12. yüzyılın Mutasavvıf Şairi Ahmed Yesevi, kuvvetli bir medrese tahsili görmüş olup din ilimleri yanında tasavvufu da layığıyla öğrenmiştir. Hikmet adı verilen şiirleriyle Türk dünyasında önemli bir yere sahiptir. Divan-ı Hikmet'te toplanan şiirlerinde tasavvufu halkın anlayacağı sade ve açık bir hale getirmiştir. Şiirlerinin konusunu İslam anlayışı, sevgi, hoşgörü, cömertlik ve insanlık değerleri oluşturmaktadır. Edebî, entelektüel ve menkıbevi hayatıyla Türkistan'dan Türkiye'ye uzanan pek çok tasavvufi akımın ve şiir tarzının öncüsü olarak tanınmaktadır.

1966.11 - Kanuni Sultan Süleyman'ın Ölümünün 400.Yılı
Kanuni Sultan Süleyman Osmanlı Hükümdarlarının onuncusudur. Yavuz Selim’in oğludur. 1520 yılında tahta geçmiş ve 46 sene hükümdarlık yapmıştır. Memleketin idare ve teşkilâtına ait bir takım kanunlar yapmış ve büyük işler başarmış olmasından Kanuni lakabı verilmiş, büyük ve muhteşem Unvanını almıştır.
Kanuni Sultan Süleyman, ilim, edebiyat, ve sanat alanına da önem vermiş, zamanında pek çok İlim adamı ve Şair yetişmiş Türk sanatı zirvesine ulaşmış, bilhassa mimaride büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman'ın şairliği de vardır. Aşağıda bir beytini alıyoruz :
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi.
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

Kanuni Sultan Süleyman İstanbul'da kendi admı taşıyan zarif bir cami’nin yanında gömülüdür.
Kanuni’nin at üzerinde minyatürü ( Topkapı Müzesi ), Kanunl’nin Türbesi ( İstanbul ), Kanuni'nin Portresi ( Topkapı Müzesi )
1987.14 - Kanuni Sultan Süleyman
Kanuni Sultan Süleyman 27 Nisan 1494 tarihinde, Trabzon'da doğmuştur. Babası 9. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, annesi Ayşe Hafsa Hatun'dur.
Çocukluğunda ve gençliğinde iyi bir eğitim görmüştür. Döneminin en değerli bilim adamları ve sanatçılarından, sosyal bilimler ve din derslerinin yanısıra askeri bilgiler ve kuyumculuk gibi el sanatlarıyla ilgili dersler de almıştır.
Babası Yavuz Sultan Selim'in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu tahtına oturarak 46 yıl saltanat sürmüş, böylece Osmanlı padişahları içinde, en uzun süreyle hükümdarlık eden padişah olmuştur.
Çok ince ruhlu bir şair de olan Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı İmparatorluğu siyasal, sosyal ve ekonomik bakımdan dünya tarihinde eşi az bulunur bir devlet haline gelmiştir. Ayrıca, kültür bilim ve sanat dallarında da eşsiz eserler verilmiştir. Nitekim, dünya mimarî tarihinin en seçkin kişilerinden sayılan Mimar Sinan onun devrinde yetişmiştir.
Onun döneminin en önemli özelliği, bir baskı ve sömürge politikasının değil de, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yaşayan çeşitli din ve etnik gruplar üzerinde geniş bir tolerans ve hoşgörü politikasının izlenmiş olmasıdır.
Bu politikanın sonucu olarak aynı topraklar üzerinde, yirmiye yakın devlet ve daha fazla sayıda da ayrı din ve etnik grup günümüzde varlıklarını sürdürmektedirler.
Kanuni Sultan Süleyman Osmanlı İmparatorluğunu dünyanın en güçlü devleti haline getirerek, "MUHTEŞEM", kanun, adalet ve eşitliğe gösterdiği özen ve önemden dolayı da "KANUNİ" ünvanlarına haklı olarak sahip olmuş ve bu ünvanlarıyla dünya tarihine mal olmuştur.
Değerli bir devlet adamı, iyi bir komutan olan Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar Seferi sırasında 7 Eylül 1566 tarihinde ölmüş ve İstanbul'da Mimar Sinan'ın yaptığı türbesine gömülmüştür.
270,- ETL lik Pulda Kullanılan portre ve metin,
SULEIMAN
1494 - 1566, Türk İmparatorluğunun Sultanı. Türk Tarihinde Kanuni ve Avrupa Tarihinde Muhteşem olarak ün yapmış, mülkündeki hıristiyanların durumlarını iyileştirmiş ve çok genişlettiği imparatorluğu yönetmek için yeni ve daha iyi bir hukuk sistemi kurmuştur. Bir kanun yapıcısı olarak ölümsüzlüğe kavuşmuştur.
Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi galeri kapıları üzerindeki dünyaca ün yapmış 23 kanun yapıcısının mermer rölyef portrelerinden biri olan Sultan Süleyman'ın portresi ve yukardaki metin "The Capitol” başlıklı broşürden alınmıştır.

1981.04 - Fatih Sultan Mehmet'in Ölümünün 500. Yılı

1957.12 - Süleymaniye Camiinin Açılışının 400. Yıldönümü
Sinan'ın portresi Hasan Rıza Bey tarafından Balkan harbinden önce yapılmış karakalem bir portrenin fotoğrafından alınmıştır.
20 kuruş, Süleymaniye Camisinin resmi vardır. Osmalı Padişahı Kununi Sultan Süleyman Tarafından 1557 yılında yaptırılmıştır.
100 kuruş, Süleymayi camisi mimarı Koca Sinan'ın Portresi yer almaktadır.

1988.01 - Mimar Sinan'ın Ölümünün 400. Yılı
İnsanlık tarihinin en büyük mimarlarından biri olan ve arkasında 500'e yakın birbirinden güzel eserler bırakan Mimar Sinan 1490 yılında Kayseri'nin Ağırnas kasabasında doğmuştur. Sinan'ın yaşadığı XVI. yüzyıl yoğun mimari olaylara tanık olmuş, Osmanlı İmparatorluğu bu dönemde mimari alanda en belirgin akışını göstermiştir.
Türk-İslam kültür, zevk ve estetik unsurların kaynaştığı ve bugünlere kadar ulaşabilen ölümsüz eserlerin mimarı Koca Sinan, cami, mescit gibi eserlerin yanısıra köprü, su kemeri, hamam, imaret, darüşşifa, saray, medrese v.b. eserlerinde toplumun bayındırlık konusundaki sosyal ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlamıştır. Üç padişah döneminde de saray başmimarlığı yapan Sinan, 1588 yılında İstanbul'da ölmüştür.

2007.19 - Mimar Sinan ve Eserleri
Osmanlı İmparatorluğunun yükseliş dönemi olan 16. yüzyılda yaşayan Mimar Sinan, dünya mimarlık tarihine en büyük yapı sanatçılarından biri olarak damgasını vurdu. Mimar Sinan'ın üç büyük eseri onun sanatının gelişmesini gösteren basamaklardır. Bunların ilki çıraklık yapıtı olarak nitelendirdiği İstanbul’daki Şehzade Külllyesi'dir. Kendi tabiriyle kalfalık döneminde 1550-1557 yılları arasında yapılan Süleymaniye Külliyesi, Mimar Sinan'ın İstanbul’daki en muhteşem eseridir. Mimar Sinan’ın en önemli başyapıtlarından biri, 1568-1574 yılları arasında yaptığı ve “ustalık eserim" diye takdim ettiği, Edirne'deki Sultan Selim (Selimiye) Camii’dir. Mimar Sinan'ın yapıları, geleneksel biçim ve plan şemalarını taşırken aynı zamanda da bulunduğu yere uygun olacak biçimde inşa edildi. Böylece eski ve yeni arasında bir bağ oluşturabildi. Bu yapılar mimarlık bakımından olduğu kadar mühendislik bakımından da önem taşır. Bu nedenle Mimar Sinan, "ser mimaran-ı cihan ve mühendlsan-ı devran; dünyadaki mimarların ve zaman içindeki mühendislerin başı” diye anılır. 16. yüzyılın büyük mimarlık dehası olarak kabul edilen Mimar Sinan, Balkanlardan Kırım’a, dönemin başkenti İstanbul'dan Anadolu'ya, Ortadoğu’dan Arabistan’a kadar sayısız esere imzasını atmıştır. Mimar Sinan’la ilgili pul tasarımlarında kullanılan desenler, ülkemizin doğal ve kültürel mirasını korumak amacıyla, 1990 yılında kurulan ÇEKÜL Vakfı'nın Sinan'a Saygı Projesi arşivinden temin edilmiştir. ÇEKÜL Vakfı Mimar Sinan’ın mimarlık mirasının korunması ve yaşatılması amacıyla Sinan'a Saygı Projesi'ni yürütmektedir.

2004.11 - Piri Reis'in Ölümünün 450. Yılı
Piri Reis, Türk denizciliğine bir çok değerli denizci armağan eden ve Denizciler Yatağı olarak adlandırılan Gelibolu’da doğdu. Doğum tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte 1465-1470 yılları arasında doğduğu tahmin edilmektedir. Dünyaca ünlü haritasını 1513 yılında çizdi, döneminin en saygın Kılavuz Kitabı olarak kabul edilen Kitab-ı Bahriye’yi yazdı. 15 yıl Akdeniz’de dolaştı, tüm limanları ve kıyıları dikkatle gözlemledi ve tüm faaliyetlerini kayıt altına aldı. Kitabında Ege ve Akdeniz kıyılarında bulunan şehir ve ülkeleri tarif ederek, bu yörelerin resim ve haritalarını yaptı, aynı zamanda denizcilik ve gemicilik için de önemli bilgiler verdi. Akdeniz için eşsiz bir deniz kılavuz kitabı olan bu eser, Piri Reis’in uzun yıllar boyunca yapmış olduğu gözlem, tecrübe ve aldığı kayıtların sonucudur. Piri Reis'in 1513 yılında çizdiği harita; Afrika’nın batısı, Grönland, Kuzey Amerika, Güney Amerika Kıtaları ve o güne kadar keşfedilmeyen Antartika kıtasını göstermektedir. Piri Reis, 1522’de Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos Seferi’ne iştirak etti,1547 yılında Süveyş Kaptanı unvanı ile Kızıldeniz ve Umman Denizi Donanmaları Komutanlığına getirildi. Piri Reisin Bahriye adlı eşsiz eserinin yanında 1513 ve 1528 yıllarında yapmış olduğu iki dünya haritası mevcuttur. 1554 yılında Mısır’da öldü.
2013.09 - Piri Reis Haritasının 500. Yılı
1465 yılında Gelibolu’da doğan ve 1481 yılında 16 yaşlarında iken amcası Kemal Reis’in gemisinde denizciliğe başlayan Piri Reis, denizlerde dolaşırken her fırsatta Akdeniz kıyıları ile adaların coğrafi durumunu incelemiş, denizciliğe ilişkin bilgileri derlemiş, haritalarım çizmiş ve notlar tutmuştur. Çanakkale’nin Gelibolu ilçesine yerleşerek denizlerdeki gözlemlerinden, tuttuğu notlarından, topladığı sözlü, yazılı, çizili bilgi ve belgelerden yararlanarak 1513 tarihinde bütün otoritelerce kıtaları ve okyanusları gösteren ilk dünya haritalarından biri olarak kabul edilen, bugün bile üzerinde düşünülecek bir doğruluk ve mükemmellikte olan ünlü dünya haritasını çizmiştir. Piri Reis, daha sonra yeniden denizlere açılmış Akdeniz'de ve Kızıldeniz’de yürüttüğü kaptanlık görevleri sırasında edindiği tecrübelerini aktardığı ve döneminin en iyi kılavuz kitabı olarak kabul edilen “Kitab-ı Bahriye’yi yazarak, 1526 yılında Kanuni Sultan Süleyman’a sunmuştur. 1528’de ikinci dünya haritasını çizen Piri Reis 1546’da Süveyş Kaptanlığı’na atanmış ve 1554 yılında hayatını kaybetmiştir. Topkapı Sarayı 1929 yılında müzeye dönüştürülürken, Piri Reis’in orijinal haritasının altıda birini oluşturan ve yalnız Avrupa ve Afrika’nın batısı ile Amerika'nın doğusunu içeren, 90x60 cm. boyutlarında ceylan derisi üzerine yapılmış olan parçası bulunmuştur. Aslı Topkapı Sarayı’nda sergilenen haritanın büyük parçası halen kayıptır. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’mn ortak çalışmalarıyla, UNESCO’nun 36. Genel Toplantısında alınan karar gereği 2013 yılı, Piri Reis’in Dünya Haritasının 500. Yıldönümü olması münasebetiyle “Piri Reis Anma Yılı olarak ilan edilmiştir.

1956.13 - Şair Mehmet Akif Ersoy'un Ölümünün XX. Yılı
Pulların üzerinde Şair Mehmet Akif Ersoy'un portresi bulunmaktadır.
Portrenin kenarlarında her bir pulda İstiklal Marşının birer mısrası bulunmaktadır.
1986.15 - Mehmet Akif Ersoy'un Ölümünün 50. Yılı
1873'te İstanbul'da doğdu. Halkalı Baytar Mektebini bitirdi. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'ya geçerek fiilen Milli Mücadeleye katıldı. Burdur milletvekili olarak TBMM'ne girdi. 1921 yılında Meclis tarafından düzenlenen milli marş yarışması için İstiklal Marşı'nı yazdı ve bu marş birinci seçilerek 12 Mart 1921'de TBMM'nce kabul edildi.
Mehmet Akif'in edebi hayatında daha çok şair yönü ağır basar. Şiirlerinde genellikle milli konuları işlemiştir.
27 Aralık 1936 yılında İstanbul'da öldü.
2006.18 -Mehmet Akif Ersoy'un Ölümü'nün 70. Yıldönümü
İstiklal Marşı şairi ve düşünce adamı Mehmet Akif Ersoy 1873 yılında İstanbul'da doğdu. Ortaöğrenimini Fatih Merkez Rüşdiyesi'nde ve Mekteb-i Mülkiye idadisi'nde tamamladı. Fatih Camisindeki derslere girerek Arapça ve Farsça öğrendi. Daha sonra Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebinde öğrenimini birincilikle tamamlayan Mehmet Akif, Ziraat Bakanlığında memur olarak göreve başladı. Rumeli, Anadolu, Arnavutluk ve Arabistan'da görevler yaptı.
İlk şiirlerini Resimli Gazetede yayınlandı. 1908 de II. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte Sırat-ı Müstakim ve Sebillürreşad dergilerinde sürekli yazılar yazdı, şiirler ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler yayımladı.
1920’de Burdur Milletvekili olarak TBMM’ye seçildi. Yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart 1921'de TBMM tarafından kabul edildi. 1926 yılında Mısır'a yerleşti. Kahire'de ki bir üniversite de Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. Sağlığının bozulması üzerine yurda döndü ve 27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul’da vefat etti. Mehmet Akif Ersoy halka seslenen, yalın, konusu günlük ya da siyasal olaylardan alınmış, gerçekçi ve gözleme dayalı şiirler yazdı. En önemli eseri şiirlerinin yer aldığı yedi bölümden oluşan Safahat adlı kitabıdır İstiklal Marşımız ve Safahat; yurt sevgisi, varlığın ve onurun korunması, saygın kimliğimiz ve yeniden doğuşumuzu anlatan baş eserlerindendir.

1957.15 - Fuzuli Yılı
DÖRT ASIR evvel ölen Fuzuli. Türk âleminin hâlâ dört köşesinde yaşıyor. Kendisi en eski şairlerimizden olduğu halde şiirleri daima en yeni olmak hassasını muhafaza eder. Asıl adı Mehmettir. Fuzuli Unvanı eski şairlerimizin adetlerince sonradan edinilmiş bir şiir mahlasıdır. Bu kelimenin Arapça manası lüzumsuz ve boş şeylerle uğraşan, nafile sözler söyliyen adam, yani boşboğaz olduğuna göre bir mahlâs olarak kabul edilmesi garip görünür. Fakat bu garabet de şairin herkesten ayrı ve orijinal bir ruha sahip olduğunu anlatır. Bu mahlâsı tercih edişine Fuzuli makul bir sebep de gösteriyor. İyi mânaları olan kelimeleri başka şairlerin de almaları mümkündür. Eski şairler gazel ve kasidelerinin son beytinde bir münasebet getirerek mahlaslarım da yazarlar, yani imzalarını âdeta şiirlerinin içine koyarlardı. Halbuki boşboğaz lâkabını kimse beğenip almıyacaktır ve bu suretle kendi şiirleri ileride başka şairlerin sözlerine karışmıyacaktır. Demek ki, Fuzuli kabul ettiği bu unvan ile şiirlerini âdeta istikbal karşısında bir çeşit sigortaya koymuş oluyordu.
Ona Bağdat’lı Fuzuli derler. O şehirde şöhret kazandığı için bu unvanı almıştır. Irak Türklerindendir. Eski bir Türk Oğuz aşireti olan Bayat kabilesine mensuptur. Bayat kabilesini bir Kürt aşireti zanneden iki yabancı müellifi, Fıuzuli’nin de aslen Kürt olacağını tahmin etmişlerse de, bu aşiretin Türk olduğunu ve garp taraflarından oraya hicret etliğine tarihçe şüphe yoktur. Zaten Fuzuli farisi divanının mukaddemesinde kendinin halis Türk olduğunu gayet açık ve kat'i bir lisan ile anlatıyor. Şair ( Aslım, Türk ana dilim türkçedir. Arapçayı ilmi mübaheseler esnasında, farisiyi de arzu ettiğim zaman kullanırım. Çocukluğumdaki şiirlerim tabiî ana dilimle yani türkçe olarak sadır olmuştur ) diyor. Türkçe divanın başında da gazelerinden çoğunun çocukluk zamanına ait bulunduğunu orada da tekrar eylemektedir. Fuzuli İstanbul türkçesine nazaran biraz garip bir çeşni olan azerî lehçesi ile konuşur ve öyle yazar. Hattâ divanında ömrü Irak civarında geçtiği ve başka yerlere seyahat etmediği için şivesinin bu çetrefilliğinden dolayı şiirlerini okuyacaklardan âdeta özür diler. Fakat lisana mükemmeliyetle sahip ve hâkim olduğu gibi bugünkü şivemize biraz yabancı gelen lehçesi ve çok munis ve tabiidir. Bundan başka arapça ve farisi manzumeleri ve nesirleri de Arap ve Acem şairlerinin derecesinde o lisanlara sahip olduğunu ispat eder.
Fuzuli Bağdat’ta Safevî hükümdarlarından Şah İsmail'in zamanında bulunduğu gibi, Kanuni Süleyman’ın Bağdan alması esnasında da oralarda idi. Birinci hükümdara kasidesi ve « Benk ve Bade » isimli risalesi vardır. Sultan Süleyman ile Osmanlı paşalarından bir kısmına da kasideler yazmıştır. OsmanlIlar tarafından kendisine evkaftan günde dokuz akçe tahsisat için berat verildiği, fakat bu paranın masraftan artacak varidat fazlasından verilmesi şartı konulduğu için ödenemediği meşhur « Şikâyetname » sinden anlaşılıyor. Nişancı Mehmet Paşaya hitaben yazılan ve « Selâm verdim rüşvet değildir diye almadılar » sözü gibi pek güzel parçaları bulunan bu mektup onun zamanına göre ne kadar açık ve tabii bir şiveye sahip olduğunu gösterir. Türkçe, arapça ve farisi divanlarından başka « Leylâ ile Mecnun » u, « Hadikatüssuada » si en başlıca eserlerindendir.

1993.06 - Hoca Ahmet Yesevi Yılı
1093-1166 yılları arasında yaşamış büyük Türk mutasavvıfı, düşünürü ve şairidir. Türkistan'ın Sayram kasabasında doğmuş ve Yesi şehrinde ( Kazakistan'da şimdiki adı Türkistan şehri ) vefat etmiştir. Burada Timur Han tarafından sonradan yaptırılan muhteşem bir türbesi vardır.
Tarihimizde ve kültürümüzde büyük bir zirve teşkil eden Yesevî, gerek diğer Türk yurtları gibi Anadolu'nun da Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasındaki etkisi, gerek kendisinden sonraki Türk mutasavvıfları üzerindeki izleri bakımından önem taşır.
İslâmiyeti dosdoğru anlamış ve dosdoğru, açık, yalın ve temiz bir Türkçe ile anlatmış, Türk töresini İslâmiyetle kucaklaştırmış ve inançlarımıza millî bir üslûp kazandırmıştır. Türklerin İslâmiyeti yorumlayışlarındaki sevgi ve hoşgörüye dayalı İnsanî tasavvuf anlayışının kurucusu aydınlık bir din bilginidir. Aynı zamanda Türk tasavvuf edebiyatının, Türk halk edebiyatının ve güzel Türkçenin en önemli mimarlarından biridir.
Sadece Türkiye Türklerinin değil, bütün Türk Cumhuriyetleri ve topluluklarındaki dünya Türklüğünün müşterek değer olarak benimsediği ve ata - baba bildiği Yesevî, doğumununun 900'üncü yıldönümünde 1993 yılı Hoca Ahmet Yesevî Yılı olarak çeşitli kültürel etkinliklerle kutlanmışdır.

1996.04 - Ünlü Kadınlar - Avrupa 1996
Nene HATUN:
Türk halk kahramanı, yurdun düşman işgalinden kurtarılmasında fiili olarak düşmanla savaşarak büyük yararlılıklar gösterdi. Türk kadınının bağımsızlık özleminin simgesi olarak ün kazandı. 1955 yılındaki anneler gününde Anneler annesi seçildi.
Halide Edip ADIVAR: Ünlü Türk kadın romancı. Üsküdar Amerikan kız kolejini bitirdi. Lise öğretmenliği yaptı. İzmir'in işgali üzerine İstanbul’da düzenlenen mitinglerdeki konuşmalarıyla tanındı. İstanbul'un işgali üzerine Anadolu'ya geçip kurtuluş savaşına katılarak cephelerde görev yaptı. Savaştan bir süre sonra ABD ve Avrupa'nın çeşitli üniversitelerinde Türk edebiyatı dersleri verdi. Türkiye'ye dönünce İstanbul Üniversitesinde İngiliz dili ve edebiyatı profösörü oldu. İzmir'den bağımsız milletvekili seçilerek TBMM'de yer aldı. Yazdığı romanlarla üne kavuştu.

Türk Büyükleri ve Meşhurları
1964.06 - Konulu Sürekli Posta Pulları - Türk Büyükleri ve Meşurları ( I ) 1964
 
1966.01 - Konulu Sürekli Posta Pulları - Türk Büyükleri ve Meşurları ( II ) 1966/1
1966.02 - Konulu Sürekli Posta Pulları - Türk Büyükleri ve Meşurları ( III ) 1966/2
1967.10 - Konulu Sürekli Posta Pulları - Türk Büyükleri ve Meşhurları ( IV ) 1967
Hüseyin Rahmi Gürpınar ( 1864-1944 ) - Yazar:
19 Ağustos 1864'te İstanbul'da doğdu. 8 Mart 1944'te Heybeliada'da yaşamını yitirdi. Heybeliada'daki Abbas Paşa Mezarlığı'na defnedildi. Roman ve öykü yazarı.
Eserlerinde 19 ve 20'nci Yüzyıl başındaki İstanbul yaşamını gerçekçi bir biçimde yansıttı. Hünkar yaveri Mehmet Sait Paşa'nın oğlu. 3 yaşında iken annesinin ölümü üzerine Girit'te bulunan babasının yanına gönderildi. İlkokula burada başladı. Babası tekrar evlenince 6 yaşında İstanbul'a anneannesinin Aksaray'daki Konağı'na döndü. Yakubağa Mektebi, Mahmudiye Rüşdiyesi ve İdadide öğrenim gördü. 1878'de Mekteb-i Mülkiye'ye girdi. 1880'de hastalık nedeniyle ikinci sınıfta iken okulu bıraktı. Kısa bir süre Adliye Nezareti Ceza Kalemi'nde memur, Ticaret Mahkemesi'nde Azâ Mülazımı olarak çalıştı. 1887'de Ahmed Mithad Efendi'nin Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazmaya başladı. Batı uygarlığının yaşantısını taklit ederken gülünç duruma düşen insanları anlattığı ilk romanı "Şık" aynı yıl bu gazetede tefrika şeklinde yayınlandı. Paul Bourget, Paul de Kock, Alfred de Musset gibi Fransız yazarlardan çeviriler yaptı. 1894'te İkdam gazetesine geçti. Kendisine büyük ün sağlayan ilk eseri "Mürebbiye" ile "Metres", "Tesadüf" ve "Nimetşinas" bu gazetede tefrik edildi. Sansürün "Alafranga" (1911'de "Şıpsevdi" adıyla basıldı) romanını yasaklaması üzerine yazarlığı bıraktı. 1908'e kadar suskun kaldı.
İkinci Meşrutiyet döneminde Ahmet Rasim ile birlikte 37 sayı süren "Boşboğaz ile Güllâbi" adlı mizah dergisini çıkardı. Sabah ve Vakit gazetelerinde çalıştı. 1912'de Heybeliada'ya taşındı. Kütahya milletvekili olduğu 1936-1943 dışında tüm yaşamını Heybeliada'da geçirdi. 1924'te Son Posta gazetesinde tefrik edilen "Ben Deli miyim" romanı ahlaka aykırı bulunarak yargılandı, beraat etti. Anneannesinin yalısında dadılar arasında geçirdiği çocukluk ve gençlik yılları, İstanbul yaşamı ve insanlarını tüm detaylarıyla öğrenmesini sağladı. Ev kadınlarının çeşitli konulardaki düşüncelerini öğrendi. Batılı yazarların yanısıra Türk halk edebiyatından da yararlandı. Romanı ahlakın aynası olarak gördü. Geniş bir okur kitlesine ulaşabilmek için yalın bir dil kullandı. Çok okunan bir yazar olmasını da bu yalınlığına bağladı.
Eserlerinde toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri, kadın-erkek ilişkilerini, din sorunlarını konu aldı. Zeki ve kurnazların, saf ve cahilleri kandırarak işlerini yürüttükleri çarpık bir düzenden kurtulmak için akılcı düşüncenin gelişmesi gerektiğini savundu. Dar sokakları, ahşap evleri, konakları, yalıları ve çarşılarıyla hep İstanbul'u işledi. Romanlarında döneminin İstanbul'un her kesiminden, sınıfıntan insana yer verdi. Külhanbeyler, züppeler, fahişeler, hanımefendiler, mahalle kadınları, paşalar, memurlar, beslemeler, imamlar, esnaf. Çevre betimlemeleri üzerinde durmaktansa karakterlerini güçlendirmeyi tercih etti. Bu karakterleri yerel şivelerle konuşturmakta ustalaştı. Emile Zola'nın deneysel roman yöntemini benimsedi ve uyguladı. Ömrünün son otuz yılını Heybeliada'daki köşkünde yazarak geçirdi. En çok ürün veren, en çok okunan ve sevilen yazarlardan biri oldu.

İsmail Hakkı İzmirli ( 1869-1944 ) - Bilgin:
Tanınmış bir Türk bilginidir. 1869 ile 1944 yılları arasında yaşamıştır.Felsefe ve dil üzerinde çalışmaları meşhurdur. İzmir’ de doğduğu için de soyadını böyle aldı. İzmir’de orta öğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul’a gelerek Darülmuallimîn-i Aliye’ye ( Yüksek Öğretmen Okulu’na ) girdi. Buranın edebiyat bölümünü bitirdi. Ayrıca medreseye devam etti. Oradan da icazet aldı. Fen fakültesinde de okudu. Okumayı çok severdi. Bundan dolayı, çeşitli müesseselerde, bu arada Mülkiye Mektebi’nde, öğretmen okulunda, Darüşşafaka’da, fıkıh, İslâm felsefesi, felsefe tarihi, dinler tarihi okuttu. Bir ara Maarif Nazırlığı yaptı. Edebiyat Fakültesi, İlahiyat Fakültesi başkanlıklarında bulundu. Çeşitli komisyonlara başkanlık etti. Bir yandan da, sayısı kırka yaklaşan eserlerini yayınlıyordu. 1933 yılında İstanbul Üniversitesi kurulup Darülfünun kaldırıldığı zaman yerinde bırakılan sayılı birkaç profesörden biri de oydu. Eserleri sade bizim memleketimizde takdir edilmekle kalmamıştır, Fransız hükümeti de kendisine Akademi nişanı vermiştir.
İzmirli İsmail Hakkı, çok çeşitli konularda çalışmış bir fikir adamıydı. Metafizikten, İslami ilimlerden meteorolojiye kadar birçok konuda eseri vardır. Bu arada, Anglikan Kilisesinin zuhuruna dair eseri çok ilgi uyandırmıştı. Dört bin ciltlik kütüphanesini, Süleymaniye Kütüphanesine vakfetmiştir.

Şevket Dağ ( 1876-1944 ) - Ressam:
Türk Ressam ve Siyasetçi Şevket Dağ 1876’da İstanbul’da doğdu. Babası, deniz yüzbaşısı Çerkez İsmail’di. İlköğrenimini Hacı Ferhat Okulu’nda, orta öğrenimini ise öğretmen okulunda tamamlayan sanatçı Osman Hamdi Bey’in kurduğu “Sanayi-i Nefise” Mektebi’ne girdi ve buradan birincilikle mezun oldu. 1902 yılında Efkaf’ta meslek yaşamına başladı. Daha sonra Mahmudiye Rüştiyesi’ne resim öğretmeni olarak atanan sanatçı, bu görevini çeşitli kurumlarda 23 yıl sürdürmüştür. Bu kurumlarda Türk resim sanatının ünlü ressamlarından Fikret Mualla ve Malik Aksel’e hocalık yaptı. 1909 yılında kurulan “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti” kurucuları arasında yer alan sanatçı, 1919 yılında Hikmet Onat ve İbrahim Çallı’yla beraber “Türk Ressamlar Cemiyeti”ni kurdu. Türk resminde iç mekan çalışmalarının öncülerinden olan sanatçı pek çok cami görüntüsü tasvir etmiştir. Bu eserleri arasında Ayasofya’dan yaptığı görüntülerle ön plana çıkmıştır. Ayasofya’yı çeşitli açılarından ele alan sanatçı, ışık – gölgenin mekanda oluşturduğu karşıtlığı ustaca kullanmıştır. 1916 yılında başlayan ve her sene açılan “Galatasaray Sergileri” ve 1939’da açılan “Devlet Resim ve Heykel Sergisi”ne iç mekan çalışmalarıyla katılan sanatçı, Cumhuriyet sonrası Türk Resminde yaşanan modernleşme hareketlerini önceleri eleştirmiş, fakat zamanla bu alanda çalışmalar yapan Empresyonist (İzlenimci) sanatçılar, Feyhaman Duran, Hikmet Onat, İbrahim Çallı ve Sami Yetik ile birlikte çalışarak modern çizgide eserler de üretmiştir. Şevket Dağ’ın çalışmaları uluslararası alanda da ilgi görmüş, Paris, Münih ve Atina’da katıldığı sergilerde bazı eserleriyle ödüller almıştır Sanat yaşamının olgunluk döneminde Atatürk’ün de beğenisini kazanan sanatçı onun teşvikiyle Konya milletvekili olarak siyaset yaşamına başlamış, daha sonra İnönü’nün desteğiyle Siirt millet vekili seçilen sanatçı, 1944 yılında İstanbul’da hayata veda etmiştir.
Recaizade Mahmut Ekrem ( 1847-1914 ) - Yazar:
Recaizade Mahmud Ekrem 1 Mart 1847'de İstanbul'da doğdu. Babasından Farsça ve Süryanice öğrenen Mahmud Ekrem, 1858 yılında ilköğrenimini bitirdi. Buradaki eğitiminin ardından Harbiye İdadisi'nde okumaya başladı fakat sağlık sorunları yaşadığı için eğitimini bitiremedi. 1862 yılında Hariciye Nezareti Mektubi Kalemi'nde memur olarak işe girdi. İleriki dönemlerde çeşitli devlet dairelerinde başmuavinlik, Şura-ı Devlet üyeliği, çeşitli okullarda öğretmenlik, Evkaf ve Maarif Nazırlığı ve Meclis-i Ayan üyeliği yaptı. İlk yazısını Namık Kemal öncülüğünde Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlayan Mahmud Ekrem, 1870'li senelerden sonra kendisini tamamen yazılarına vermiştir. Bir dönem Tasvir-i Efkar'ın yönetimine geçen Mahmud Ekrem'in, Muallim Naci ile "Zemzeme- Demdeme tartışması"meşhurdur. Tanzimat 2. dönem edebiyatının başlıca yazarlarındandır. Şiir, hikâye, roman, tiyatro, eleştiri türlerinde eserler vermiştir. "Her güzel şey şiirin konusu olabilir." görüşüyle Türk şiirinin konusunu genişletmiştir. "Sanat sanat içindir." anlayışına bağlıdır. Toplumsal kavramlardan uzak durmuş, bireysel konulan işlemiştir. Şiirlerinde romantizmin etkisi görülür. Oğlunun ölümü şiirlerinin içli ve duygusal olmasına sebep olmuştur. Eski edebiyat karşısında yeni edebiyatın ilkelerini belirlemiştir. Muallim Naci ile eski-yeni edebiyat anlayışı konusunda mücadele etmiştir. Kafiyenin kulak için olduğu görüşünü savunur. Genellikle aruz ölçüsünü kullanmıştır. Heceyle yazdığı şiirleri de vardır.İlk realist roman olan Araba Sevdası'nda "Bihruz Bey" karakterinden hareketle yanlış Batılılaşmayı eleştirmiştir.Servet-i Fünun edebiyatının temellerini oluşturmuştur.
Recaizade Mahmud Ekrem, 31 Ocak 1914'de, 66 yaşında yaşamını yitirmiştir. Ölümünün ardından okullar tatil edilmiş ve büyük bir cenaze merasimi düzenlenmiştir.
Ahmet Muhtar Paşa ( 1839-1918 ) - Gazi:
Son dönem Osmanlı komutan ve sadrazamıdır. 1860 yılında Harp Okulu'nu bitirdi, ertesi yıl da kurmay oldu. Bosna-Hersek isyanlarında, Karadağ ve Sırbistan'a karşı yapılan savaşlarda görev aldı. Yemen'de bulunduğu sırada müşir ( mareşal ) oldu ( 1871 ). Asıl ününü 1877-1878 savaşlarında kazandı. Bu savaşlarda, Doğu Anadolu'da Rus çarının ordularına karşı başarılar elde etti. Berlin Antlaşması'ndan sonra Girit'te ve Rumeli'de görev yaptı. 1892 yılında Mısır olağanüstü komiserliğine atandı. İkinci Meşrutiyet'e değin orada kaldı. 1908'de İstanbul'a geldi. 1909'da da askerlikten ayrıldı. 1912 yılında sadrazam oldu. Sadrazamlığı Balkan Savaşı'na rastladı. Bu savaş sırasında gerek kendisi, gerek kabinesi hiçbir başarı gösteremedi. Balkan orduları Çatalca'ya dek dayandılar. Askerlik ve siyaset hayatının dışında Darüşşafaka'nın kuruluşunda yardımı olmuş, ilk kez miladi takvimi savunmuş ve bu konuda "Islâhat-üt-Takvim" adlı bir kitap yazmıştır.
Ahmet Rasim ( 1863-1932 ) - Yazar:
1865'te İstanbul'da doğdu, 1932'de İstanbul Heybeliada'daki evinde yaşamını yitirdi. Menteşeoğulları'ndan Kıbrıslı Bahaeddin Efendi'nin oğlu. Kendisi doğmadan babası ailesini terkettiği için annesi Nevber Hanım tarafından yetiştirildi. Öğrenimini yolsul çocuklara eğitim hizmetini bugün de sürdüren Darüşşafa'da tamamladı. Posta ve Telgraf Nezareti kalemine memur olarak girdi. Bir yandan memurluk yaparken diğer yandan Ahmed Mithad'ın yayınladığı Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazılar yazmaya başladı. Kısa bir süre öğretmenlik yaptı. 2. Meşrutiyet'ten sonra Hüseyin Rahmi Gürpınar ile birlikte "Boşboğaz" isimli bir mizah dergisi çıkardı. Ceride-i Havadis, Tasvir-i Efkar, Yenigün, Akşam, Vakit, Cumhuriyet gibi gazetelerle birçok dergide çok sayıda makale, fıkra, gezi mektubu, anı türlerinde yazıları yayınlandı. Suriye, Sofya ve Romanya'da muhabir olarak bulundu. 1927'da İstanbul milletvekili oldu. Bu görevi ölümüne kadar sürdürdü. Daha çok ustası Ahmed Mithad'ın edebi çizgisini izleyen, döneminin güçlü akımı Servet-i Fünun içinde yer almayan Ahmet Rasim, öğrencilik yıllarında saltanata karşı çıkan şair ve yazarlara özenerek şiirler de yazdı. Daha sonra yazıya yöneldi. Ama şiiri bırakmadı. Muallim Naci etkisindeki şiirlerini "Leyla Feride" takma ismiyle Musavver Malumat dergisinde yayınlattı. Döneminin tüm edebiyat ve siyasi tartışmalarından uzak kaldı. Benimsediği gerçekçi-gözlemci çizgide yazılarını sürdürdü. Kısa, canlı cümlelere, yaygın ve güncel deyimlere dayanan arı bir İstanbul Türkçesi ile yazdı. Darüşşafaka'daki öğrencilik döneminde Zekaî Dede'den müzik dersleri aldı. Çoğunun güftesi kendisine ait 60 kadar şarkı besteledi. Bu şarkılardan 40 kadarı günümüze ulaştı.
Salih Zeki ( 1867-1921 ) - Matematikci:
XIX. yüzyılın ikinci yarısında yetişmiş, değerli eserler vererek, 57 yaşında hayata gözlerini kapamış, bir ilim ve fikir adamıdır. Salih Zeki Bey, 1864 yılında İstanbul'da doğmuştur. Ortaöğrenimini Darüşşafaka'da görmüş, yüksek öğrenimini Paris'te elektirk mühendisliği bölümünü bitirmiştir. Salih Zeki, Darüşşafaka ve Mühendis Mektebi'nde matematik ve fizik dersleri okutmuştur. Daha sonraki çalışmalarının tümünü üniversiteye vermiştir. Bugünkü gerçek üniversitenin kurucusu salih Zeki'dir. Türkiye'ye, matematik, fizik ve fen derslerini batılı yöntemleriyle ilk getiren odur. Birçok gazete ve dergide çıkan güzel yazılarıyla Türk gençliğini edebiyat kadar matematiğe yönelten ve matematiği sevdiren yine o olmuştur. Salih Zeki, aydın fenciler silsilesinin en dikkate değer son halkasıdır. İlk ve ortaöğrenimin ihtiyacı olan matematik, geometri, cebir, astronomi, trigonometri ve fizik kitaplarından başka binlerce sahifeyi bulan, yüksek seviyedeki Darülfünun ders kitapları yazmış; felsefi konularda telif-tercüme eserler bırakmış, bilim tarihi ile ilgili incelemeler yayınlamış, bizzat Mizan-ı Tefekkür adlı bir matematik kitabı yazmış, anıt bir eser olarak Kamus-ı Riyaziyat'ı hazırlayarak bunun ilk cildini yayınlamıştır.
Reşat Nuri Gültekin ( 1889-1956 ) - Romancı:
25 Kasım 1889 yılında İstanbul'da doğdu. Öğrenim hayatı boyunca birçok il gezen Güntekin, ilköğrenimine Çanakkale'de başlamıştır. Daha sonra İzmir'deki Frerler okulunda bir süre öğrenim görüp sınavla girdiği Darülfünun Edebiyat Şubesi'ni 1912'de bitirdi. Böylece öğrenim hayatını yirmi üç yaşında bitirmiş oldu. Güntekin, 1927'e kadar Fransızca ve Türkçe öğretmenlikleriyle müdürlük görevlerini üstlenmiştir. Bazı görev aldığı okullar Bursa Sultanisi, İstanbul Beşiktaş İttihat ve Terakki Mektebi, Fatih Vakf-ı Kebir Mektebi, Akşemseddin Mektebi, Feneryolu Murad-ı Hâmis Mektebi, Osman Gazi Paşa Mektebi, Vefa Sultanisi, İstanbul Erkek Lisesi, Çamlıca Kız Lisesi, Kabataş Erkek Lisesi, Galatasaray Lisesi ve Erenköy Kız Lisesi'dir. Güntekin, 1927'de maarif müfettişi oldu ve bu arada Dil Heyeti'yle birlikte bazı çalışmalarda bulundu. 1939'da ise Çanakkale milletvekili olarak TBMM'de bulundu. Bu görevini 1946'ya kadar sürdürdü. 1947'de, Cumhuriyet Halk Partisi'nin Ankara'da yayımlanan Ulus gazetesinin İstanbul kolu olan Memleket gazetesini çıkardı. Güntekin daha sonra müfettişlik görevine geri döndü ve 1950'de UNESCO Türkiye temsilciliği ve öğrenci müfettişliği görevleriyle Paris'e gitti. 1954'te ise yaşından dolayı bu görevden ayrılmak zorunda kaldı. Emekliliğinden sonra bir süre İstanbul Şehir Tiyatroları edebi heyeti üyeliği yapmıştır. Güntekin'e Akciğer kanseri teşhisi konulduktan sonra tedavisi için Londra'ya gitti ve orda hastalığına yenik düşerek öldü. 13 Aralık 1956 günü, Karacaahmet Mezarlığı'na gömüldü.
Dr.Besim Ömer Akalın ( 1862-1940 ) - Tıp Doktoru:
Türkiye’de kadın-doğum hekimliğinin kurulmasında ve ana-çocuk sağlığının önemle ele alın­masında büyük rol oynamıştır. İstanbul’dan doğdu. Babası ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanı milletvekillerinden Nardalı Ömer Şevki Paşa’dır. Ortaöğrenimini Kosova Askeri Rüştiyesi’n-de yaptıktan  sonra 1883’te Askeri Tıbbiye’yi yüzbaşı rütbesiyle bitirdi. I886’da Kadın Hastalıkları Kliniği’ ne asistan oldu. Daha sonra uzmanlık için Paris’e gönderilen Akalın, döndüğünde Askeri Tıbbiye’ye ferik (korgeneral) rütbesiyle profesör atandı. Aynı zamanda Meclis-i Sıhhiye-i Umumiye ve Meclis-i Tıbbiye-i Mülkiye üyeliklerine seçildi. II. Meşrutiyet döneminde rütbesi albaylığa indirildiyse de, saraya olan yakınlığında ve halk arasındaki saygınlığında bir değişme olmadı. 1909’da Meclis-i Tıbbiye-i Mülkiye’ nin başkanlığına getirildi. 1911’de, sivil ve askeri tıp okullarının birleştirilmesiyle, kurulan Tıp Fakültesi, ne Cemil Paşa’dan (Topuzlu) sonra ikinci dekan olarak seçildi. 1919’da üstlendiği Darülfünun rektör­lüğünü sekiz yıl sürdürdü. 1933’deki üniversite refor­mu sırasında kadro dışı bırakıldı ve iki yıl üniversite­den uzak kaldı. Daha sonra emekliye ayrılarak, 1935 ve 1939’da TBMM’nin 5. ve 6. dönemlerine İstanbul milletvekili olarak katıldı. 19 Mayıs 1940’ta Ankara’ da öldü. Çağdaş anlamda kadın-doğum hekimliğinin ya­yılması için çalışan Akalın, Türkiye’de çocuk sağlığı konusunda çalışmalar yapan ilk hekimlerdendir. Do­ğum bilgisini kuramsal alandan uygulama alanına geçirmiş, Türkiye’nin ilk doğum kliniğini (Seririyat-ı Vilâdiye) kurmuştur. Tıbbiye’ye bağlı ilk ebe okulu­nu açarak binlerce öğrenci yetiştirmiş, böylelikle eğitimsiz ebelerin yol açtığı sorunların önlenmesinde önemli bir adım atmıştır. Ebeler için kısa süreli kurslar düzenleyerek loğusalıkta ölüm oranını artıran “al bastı’yı korkulacak bir hastalık olmaktan çıkar­mıştır. Akalın’ın değerli bir hekim olmaktan öte en büyük hizmeti, bir yandan kadınların doktorlarca muayenesini bile hoş görmeyen o dönem anlayışına, öte yandan ana ve çocuk sağlığı konusundaki yanlış inanış ve uygulamalara karşı savaşmasıdır. Halk sağlığı konusunda gerek yayınlarla, gerek çeşitli kampanyalarla halkı aydınlatmaya çalışan Akalın’ın yapıtları birçok dile, bu arada Çince’ye de çevrilmiş­tir. Çocuk Esirgeme Kurumu ve Süt Damlası gibi derneklerin, Türkiye’de ilk hastabakıcılık örgütü­nün kurulmasında, Kızılay’ın yeniden örgütlenmesin­de Akalın’ın büyük emeği vardır. Ayrıca 1899’da Türkiye’nin ilk sağlık yıllığı olan Nevsal-i Afiyet’) hazırlamış; ancak 1900, 1904 ve 1906’da birer sayısı daha çıkan yıllık, yayımını sürdürememiştir.
Tevfik Fikret ( 1867-1915) - Şair:
24 Aralık 1867'de İstanbul'da doğan Tevfik Fikret'in asıl adı Mehmet Tevfik'tir. Çocuk yaşta annesinin ölümü, onu hayatı boyunca etkiledi. Ortaöğrenimini önce Mahmudiye Rüştiyesi'nde, sonra da Galatasaray Sultanisinde yaptı. Burada Recaizade Ekrem'in öğrencisi oldu. Duygulu kişiliği onu genç yaşlarda şiire yöneltti. 1888'de Galatasaray'ı bitirdikten sonra Hariciye Nezareti İstişare Odası'nda (Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi), kâtip olarak göreve başladı. Yeterince çalışmadan para aldığı gerekçesiyle buradan ayrıldı. Daha sonra tekrar çeşitli memurluklarda bulundu. Ek iş olarak Ticaret Mekteb-i Alisi'nde hat ve Fransızca öğretmenliği yaptı. 1891'de Mirsad Dergisi'nin açtığı şiir yarışmasında birinciliği kazanınca, edebiyat çevrelerinin dikkatini üstüne çekti. 1892'de Galatasaray Sultanisi'nin ilk bölümüne Türkçe öğretmeni atandı. 1894'te Hüseyin Kâzım Kadri ve Ali Ekrem Bolayır'la birlikte Malûmat Dergisi'ni çıkartmaya başladı. 1895'te hükümetin bütçede kısıntı yapma gerekçesiyle memur maaşlarının yüzde onunu kesmesine tepki olarak Galatasaray'daki görevinden istifa etti ve inzivaya çekildi. 1896'da, eski öğretmeni Recaizade Ekrem'in aracılığıyla Servet-i Fünun Dergisi'nin yazı işleri yönetmenliğine getirildi. Aynı yıl Robert Koleji'ne Türkçe öğretmeni olarak tayin edildi. Sultan Abdülhamid yönetimine muhalif olan Batıcılar, muhalefetlerinde uzun süre başarı sağlayamayınca bu durum onları toplumdan kaçış düşüncelerine sürükledi ve Tevfik Fikret’teki "inziva" düşüncesini daha da derinleşti. Bu düşünce, Servet-i Fünun yazarlarınca da benimseniyordu. Bir ara hepsi birlikte Yeni Zelanda'ya gitmeyi, daha sonra Hüseyin Kâzım'ın Manisa'nın bir köyündeki çiftliğine yerleşmeyi düşündüler. Ama Fikret'in "Yeşil Yurt" şiirinde de açıkça görülen bu sıla ütopyası ve birlikte yaşama özlemi bir türlü gerçekleşmedi. Servet-i Fünuncular arasında görüş ayrılıkları başlamıştı. Bazıları dergiden ayrıldılar. Bir süre sonra Fikret de derginin sahibi ile anlaşamayarak yazı işleri yönetmeliğini bıraktı. Bütün zamanını Robert Koleji'nde geçirmeye başladı. 1901'de "inziva" düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla Rumelihisarı'nda Robert Koleji'nin yanında, planlarını kendisinin çizdiği Aşiyan adlı evi yaptırmaya başladı. Bugün Tevfik Fikret Müzesi olan Aşiyan, 1905'de tamamlandı. Fikret, eşi ve oğlu Haluk'la birlikte buraya yerleşti. Çok az insanla görüşüyordu. "Sis", "Sabah Olursa", "Bir Lahza-i Taahhur" bu dönemin ürünleridir. Bu arada babasının, arkasından da, kızkardeşinin hayatlarını kaybetmesi onu çok etkiledi. Bu döneminde, özgürlük getireceğine inandığı İttihat ve Terakki'yi destekliyordu. 1908'de de, II.Meşrutiyet'in ateşli savunucuları arasına katıldı. Meşrutiyet'ten sonra "inziva"sından çıktı, eski arkadaşlarıyla barışarak, Hüseyin Kâzım ve Hüseyin Cahid'le birlikte Tanin Gazetesi'ni kurdu. Ama, gazete İttihat ve Terakki'nin yayın organı durumuna getirilmek istenince buna karşı çıkıp, Hüseyin Cahid'le kavga ederek oradan da ayrıldı. Yeni yönetimin önerdiği maarif nazırlığı görevini de geri çevirdi. Bu göreve getirilen Abdurrahman Şeref’in çağrısıyla, Galatasaray Sultanisi'nin müdürü oldu ve bir süre önce yanmış olan okulun onarımını üstlendi. Bu arada, toplantı salonunu mescitin üstüne yaptırdığı gerekçesiyle ağır eleştirilere uğradı. O günlerde 31 Mart Olayı patlak verdi. Fikret, olayı protesto amacıyla önce kendini okulun kapısına zincirle bağlattı, ertesi gün de istifa etti. Ancak öğrencilerin ve maarif nazırı Nail Bey'in ısrarlarıyla tam yetkili olarak göreve döndü. Ama sekiz ay sonra, yeni maarif nazırı Emrullah Efendi'yle anlaşamayarak bir daha dönmemek üzere Galatasaray'dan ayrıldı. Darülmuallim ve Darülfünun'daki görevlerinden de istifa etti ve yeniden Aşiyan'a çekildi. Artık, İttihat ve Terakki İktidarı'na da muhalif olmuştu. 1912'de Meclis'in kapatılması üzerine, bu olayı Meclis'in 1878'de kapatılmasına benzeterek "Doksan Beşe Doğru" şiirini yazdı. Bunu "Han-ı Yağma", "Sancak- Şerif Huzurunda" gibi şiirler izledi. İttihat ve Terakki'nin fedailerince izlenmeye başlandı. Modern pedagoji ilkelerine uygun bir okul açmak, yeni bir edebiyat dergisi çıkartmak gibi tasarıları olduysa da bunları gerçekleştiremedi. O günlerde, ağır şeker hastalığına yakalanmış olduğu anlaşıldı. 1914'te kolu şiştiği için bir ameliyat geçirdi. Tedaviye yanaşmaması sonucunda hastalığı iyice artarak ölümüne neden oldu. 19 Ağustos 1915'te İstanbul’da öldü.
Tanburî Cemil ( 1873-1916 ) - Bestekar:
Türk Musikisi'nin gelmiş geçmiş en büyük virtüozlerinden biri olan Tanburi Cemil Bey, 1873 yılında İstanbul'un Mollagüranî semtinde dünyaya geldi. Üç yaşındayken babasını kaybeden Cemil Bey, amcası Refik Bey'in himayesinde büyüdü. Çalışkan, Terbiyeli, sessiz bir çocuk olmasına rağmen musikiye düşkünlük gibi o zamana göre tehlikeli sayılan bir merakı vardı. Bu nedenle, yalnız Cuma geceleri annesinin yanında kalmak şartı ile Refik Bey'in konağına alındı. Daha o yaşlarda küçük bir tanburî olarak çevresine ünü yavaş yavaş yayılmağa başlamıştı. Refik Bey'in evi Tanzimat döneminin getirdiği yeniliklerle doluydu. Amcasının çocukları okuldaki derslerinden başka özel hocalardan Fransızca dersleri alıyor, bir Fransız mürebbi tarafından yetiştiriliyordu. Bu eğitim şekli Cemil'in üzerine de olumlu etki yapıyor, bir yandan rüştiyeye devam ederken, bir yandan da genel kültürünü ilerletiyordu. Bu huzurlu hayat Refik Bey'in ansızın ölümü ile alt-üst olmuş, Horhor'daki konak terkedilerek Bakırköy kaymakamı olan amcazadesi Mahmud Bey'in evine taşınılmıştı. Bu arada parasal sıkıntılar da başladı. Mahmud Bey disiplinli, geleneklere bağlı, biraz katı tabiatlı, düzenli yaşamayı seven bir adamdı. Genç Cemil'in ünü gittikçe genişliyor, hatırlı kimseler tarafından mûsikî toplantılarına çağrılıyordu Mahmud Bey yeğenini bu davetlerin çoğuna göndermiyor, pek azına da onunla birlikte gidiyordu. Öğrenimini ihmal etmemesi için dersleri ile ilgileniyor, akşamları sık sık derslerini denetliyordu. Mahmud Bey'in, bir manastır yapımına izin vermediği için, belediye başkanı ile arası açılmış, Bakırköy'den Kartal kaymakamlığına tayin edilmişti. Böylece Cemil Bey iki yıl daha Kartal'da yaşayarak on yedi yaşına kadar Mahmud Bey'in himayesinde kaldı. Onun Humus kaymakamlığına atanması sonucu, annesi Zihniyar Hanım'ın Taşkasap'taki evine döndü. İçkiye bu yıllarda başlamışsa da buna engel olunabilecek bir yol bulunamadı. Orta öğrenimini tamamladıktan sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne (Mülkiye'ye) kaydoldu. İki yıl devam etmesine rağmen yarıda bıraktı. Burada Mustafa Nezih Albayrak ve Tanburî Ali Efendi'nin oğlu Aziz Mahmud Bey'le sınıf arkadaşıydı. Hariciye Nezareti'nde "Hariciye Umûr-i Şehbenderiye Kalemi"nde memuriyet hayatına atıldı. Uzun yıllar burada çalışmasına rağmen bu memuriyeti benimseyememiş, hariciyeciliği bir meslek olarak kabul edememişti. 1908'de Meşrutiyetin ilânından sonra yapılan kadro kısıtlaması sırasında, Dr. Hamid Hüsnü Bey'in aracılığı ile, Hariciye Umûr-i Şehbenderiye müdürü İsmail Hakkı Bey'i ikna ederek sekiz yüz elli altın lira tazminat aldı, kadro dışında kalarak görevinden ayrıldı. Annesinin ve yakınlarının ısrarlı isteği üzerine 1901 yılın da, Defter-i Hakanî müdürlüğünden Nazif Bey'in kızı Şerife Saide Hanım'la evlerıdi. Şerife Hanım'ın annesi Eflaknur Hanım da, Cemil Bey'in annesi Şehniyar Hanım gibi Adile Sultan'ın saraylılarındcındı. Cemil Bey evlendikten sonra Cağaloğlu Şe ref sokağında bulunan yeni bir eve taşındı. Bu iki ayrı dünyaların insanları araısında uyumlu bir evliliğin bulunmadığını Mesud Cemil'in verdiği bilgilerden anlıyoruz. Bir tarafta kendisini sanata adayan ve toplumun malı olmuş bir sanatkar, diğer taraftan bunu bir türlü kabul edemeyen, anlayamayan, kocasına tam anlamı ile âşık bir kadın vardı.Her ikisi de evliliğin kendilerine yükleyeceği bazı külfetlerin ve sorumlulukların farkında değillerdi. 1902 yılının bir kış gününde oğlu Mesud Cemil doğdu. Bundan sonra Cemil Bey'in hayatı evinden çok dostlarının çevresinde sürüp gitti. Memuriyet hayatından çekildikten sonra dostlarının yardımı, plak çalışmalarından elde ettiği gelirler ve öğrencilerinin katkılariyle geçinebildi. Cağaloğlu'ndân Sineklibakkal'a, Katip Musluhiddin mahallesine taşınmışlardı. Son yıllarında çevresinde bulunan insanlardan da uzaklaştı. Evinin bahçesi içinde bulunan "Uzletgâh" dediği ayrı bir evde yaşar olmuştu. 1914 yılında I. Dünya Savaşı başlamış, o da her Türk vatandaşı gibi askere çağrılmış bedel vermişti. Askerlik muayenesi sırasında doktor durumundan kuşkulanmış, bir başka doktora görünmesini salık vermişti. Yapılan muayene sonun da, uzun süren bir soğuk algınlığı sanılan hastalığın "Akciğer Veremi" olduğu anlaşılmıştı. Durum "Ittihat ve Terakki Partisi"nin ileri gelenlerinin kulağına kadar gitti. Mûsikîşinas bir doktor olan ve Cemil Bey'in yakın dostu Hamid Hüsnü Bey aracı edilerek bir sanatoryuma yatırılması teklif edildiyse de buna Cemil Bey razı olmadı. İsviçre'ye gönderilmesi için yapılan tavsiyeyi de kabul etmedi. Hastalık kısa sürede ilerlemiş, önce birinde iken her iki ciğere de yayılmıştı. Nihayet 1916 yılının Temmuz ayının yirmi sekizinci gününü yirmi dokuzuncu günü ne bağlayan gece yarısından sonra eşini uyandırdı: "- Vakit geldi yirmi beş sene rindane yaşadım. Öldüğüme teessüf etmiyorum lakin sizin için bâd-ı i ızdırap oldum. Affediniz kendinize ve Mesud'a iyi bakınız. ".Diyerek hayata gözlerini yumdu. Pek az kimse ile kaldırılan cenazesi Merkezefendi mezarlığında toprağn verildi. BunIarın arasında Rauf Yekta Bey'le Columbia plak şirketinin sahiplerinden Herman ve Julius Blumenthol kardeşler de bulunmuştu. Bu mezarın yeri bugün bilinmiyor.
Ahmet Vefik Paşa ( 1823-1891 ) - Tiyatro Yazarı:
822 (H. 1238) yılında İstanbul’da doğdu. Devlet adamı, edip, yazar ve mütercimler yetiştiren bir aileye mensuptur. Dedesi Yahya Necib Efendi, Divan-ı Hümayunda tercüman, babası Ruhuddin Mehmed Efendi, Paris birinci katipliğinde bulunmuştur. Ahmed Vefik, ilk tahsiline Mühendishane-i Berr-i Hümayunda başladı. 1834’te babasıyla beraber Paris’e gitti. Paris’te Saint Louis Lisesine devam etti. İstanbul’a dönünce 1837’de Tercüme Odasına memur girdi. 1840’ta elçi katibi olarak Londra’ya gitti. Daha sonra geçici olarak Sırbistan, İzmir ve Memleketeyn’e gönderildi. 1847’de baş mütercimliğe getirildi ve o yıl neşrine karar verilen Devlet Salnamesinin tanzimine memur kılındı. 1851 yılında Encümen-i Danişe üye seçildi ve aynı yıl Tahran elçisi oldu. 1854’te hiç anlaşamadığı Ali Paşa yüzünden geri döndü. Reşit Paşa'nın yardımıyla Meclis-i Vala-yi Ahkam-ı Adliyye üyeliğine seçildi. 1857’de Muhakemat Dairesi Başkanlığı, 1860’ta Paris Büyükelçiliğine tayin edildi. Bu vazife esnasında, hazret-i Muhammed’i (sallallahü aleyhi ve sellem) tiyatro konusu yapmak isteyen Fransızlara mani oldu. Daha sonra İstanbul’a döndü. 1861’de Evkaf Nazırı oldu. Ertesi sene 1862’de ilk Darülfünunun “Tarih-i Hikmet” profesörlüğüne tayin edildi. Ancak Ali Paşanın ölümüne kadar 7 sene açıkta kaldı. 1872’de Mearif Nazırlığına tayin edildi. Aynı yıl istifa ederek Şura-yı Devlet Reisi oldu. 1877 yılında Petersburg İlim Akademisi kendisine azalık payesi verdi. 1878 yılında Edirne’den Meclis-i Mebusana girdi ve reis oldu. 1882’de başvekil oldu. Kısa bir müddet sonra azledildi. Bundan sonra köşküne çekilip 9 yıl herkesten uzak bir hayat yaşadı. 2 Nisan 1891’de vefat etti. Ahmed Vefik Paşa, devlet adamlığı yanında, edebiyatımızda Molière’den tercüme ve adaptasyonları ile de tanınmıştır. Tercüme ve adaptasyonları asıllarından daha fazla tutulmuş ve okunmuştur. Bu tiyatro eserleri Türk tiyatroculuğunun gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Ahmed Vefik Paşa, Türkçe üzerinde de çok çalışmış ve eserleri ile Türk diline büyük hizmet etmiştir.
Ömer Seyfettin ( 1884-I920 ) - Hikaye Yazarı:
11 Mart 1884 tarihinde Balıkesir'in Gönen ilçesinde doğan Ömer Seyfettin, Yüzbaşı Ömer Şevki Bey ve Fatma Hanım'ın ikisi küçük yaşlarda ölen dört çocuğundan biridir. Seyfettin, öğrenimine Gönen'de bir mahalle mektebinde başladı. Babasının tayini nedeniyle önce İnebolu ve Ayancık'a ardından İstanbul'a geldi. Seyfettin, burada Mekteb-i Osmani'ye başladı. Daha sonra Askeri Baytar Rüştiyesi'nin subay çocukları için açılmış özel sınıfına kaydedildi. Bu okulu 1896 yılında tamamlayarak Kuleli Askeri İdadisi'ne yazıldı. Sonrasında Edirne Askeri İdadi'sine nakil olarak eğitimine arkadaşı Enis Avni ile birlikte devam etti. Bu dönemde ilk edebi çalışmaları olan şiirlerini yazdı.1900 senesinde idadiyi bitirerek İstanbul'a döndü ve Mekteb-i Harbiye-i Şahane'ye başladı. İstanbul'da Mecmua-i Edebiye dergisinde şiirlerinin yayımlanmasıyla yayın dünyasına girdi. 1903 senesinde Makedonya'da çıkan karışıklık üzerine "Sınıf-ı müstacele" denilen bir hakla okulundan imtihansız mezun oldu. Ömer Seyfettin, mezuniyetinin ardından piyade asteğmeni rütbesiyle, merkezi Selanik'te bulunan Üçüncü Ordu'nun İzmir Redif Tümeni'ne bağlı Kuşadası Redif Taburu'na tayin edildi. 1906 senesinde İzmir Jandarma Okulu'na öğretmen olarak atandı. Bu dönemde bazı önemli kişilerle tanışma fırsatı buldu. Seyfettin 1909 senesinde Selanik Üçüncü Ordu'da vazifelendirildi. Manastır, Pirlepe, Köprülü, Cuma-yı Bala kasaba ve köylerinde görev aldı. Razlık kasabasının Yakorit köyünde bölük komutanlığı yaptı. Bu dönemde Balkan çetelerinin Türk düşmanlığını dile getirdiği 'Bomba', 'Beyaz Lale', 'Tuhaf Bir Zulüm' isimli hikayeleri bu görevleri sırasında edindiği izlenimler sonucu yazdı. Yazıları İstanbul'da ve Selanik'te çıkan çeşitli dergilerde takma isimlerle yayımlandı. Ali Canip'e yazdığı meşhur mektubu da bu sırada Yakorit'te yayımlanmıştır. Ömer Seyfettin'in dil konusunda görüşlerini özetleyen bu mektup, Yeni Lisan hareketinin başlamasına sebep olmuştur. 1910 senesinde Ziya Gökalp'in de önerisi ile tazminatını ödeyip askerlik görevinden ayrıldı. Hayatını yazar ve öğretmen olarak sürdürmek için Selanik'e yerleşti. Burada çıkarılan Hüsün ve Şiir dergisinin adı, Akil Koyuncu'nun isteği üzerine Genç Kalemler'e çevrildikten sonra 11 Nisan 1911'de Ömer Seyfettin'in Yeni Lisan adlı ilk baş yazısı imzasız olarak yayınlandı. Genç Kalemler yazı heyetini oluşturanlar Balkan Savaşı'nın başlaması üzerine dağılmak zorunda kaldı. Yeniden orduya çağrılan Ömer Seyfettin, Yanya Kuşatması'nda esir düştü. Atina yakınlarındaki Nafliyon kasabasında on ay süren esareti sırasında sürekli okudu. Mehdi, Hürriyet Bayrakları gibi öykülerini bu dönemde yazdı. Öyküleri Türk Yurdu'nda yayımlandı. Ömer Seyfettin, 1913 senesinde esareti bitince İstanbul'a döndü. 23 Ocak 1913'te Enver Paşa'nın organize ettiği Bab-ı Ali Baskını'na katıldı. Daha sonra askerlikten ayrılarak yazarlık ve öğretmenlik yapmaya başladı. Türk Sözü dergisinin baş yazarlığına getirilen Seyfettin burada Türkçü düşüncenin sözcülüğünü yapan yazılar yazdı. 1914 senesinde Kabataş Sultanisi'nde öğretmenliğe başladı. Bu vazifesini hayatının sonuna kadar sürdürdü. 1915 senesinde İttihat ve Terakki Fırkası ileri gelenlerinden Doktor Besim Ethem Bey'in kızı Calibe Hanım ile evlendi. Bu evlilikten Fahire Güner adlı bir kız çocuğu oldu. Ömer Seyfettin 1918 senesinde eşinden boşandı. Daha sonra Anadolu'da uzun seyahatlere çıkarak çeşitli eserler kaleme aldı. Ömer Seyfettin ölüm tarihi olan 6 Mart 1920'ye kadar geçen zamanda pek çok eser kaleme aldı. Bu dönemde 10 kitap yazan yazar 125 de hikaye yazdı. Hikaye ve makaleleri Yeni Mecmua, Şair, Donanma, Büyük Mecmua, Yeni Dünya, Diken, Türk Kadını gibi dergilerle Vakit, Zaman ve İfham gazetelerinde yayınlandı. Seyfettin, bir yandan da öğretmenlik görevini sürdürdü. Ömer Seyfettin'in hastalığı 25 Şubat 1920'de artınca 4 Mart'ta hastaneye kaldırıldı. Ünlü yazar, 6 Mart 1920'de Haydarpaşa Hastanesi'nde yaşamını yitirdi. Önceden teşhis edilememiş olmakla beraber, yapılan otopsi sonucunda hastalığının "diyabet" olduğu anlaşılmıştır. Ünlü yazarı hastanede kimse tanımıyordu. Bu yüzden sahipsiz olduğu düşünülüp bedeni kadavra olarak kullanılmak istendi. Tıp öğrencilerinin etrafında toplandığı ceset kadavra yapılmak üzere kesildi. Daha sonra gazetede yayınlanan fotoğrafı görenlerin bir kısmı Seyfettin'i tanıyıp hastaneye koştu. Cenazesi önce Kadıköy Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığı'na defnedildi. Daha sonra buradan yol geçeceği veya araba garajı yapılacağı gerekçesiyle mezarı 23 Ağustos 1939'da Zincirlikuyu Mezarlığı'na nakledildi. Eserleri: Hikâye: Falaka, Yüksek Ökçeler, Kızıl Elma, Bomba, Beyaz Lale, Gizli Mabet, Bahar ve Kelebekler, Yalnız Efe, Kaşağı, İlk Düşen Ak, Pembe İncili Kaftan, Harem, Yüzakı, Kurumuş Ağaçlar, Aşk Dalgası... Roman: Efruz Bey, Yalnız Efe (uzun öykü), Ashab-ı Kehfimiz (“içtimai roman” adını vermiştir)
Kemalettin Mimaroğlu ( 1870-1927 ) - Mimar: 
( 1870; Acıbadem, Kadıköy, İstanbul – 13 Temmuz 1927; Ulus, Ankara ), 20. yüzyılın başlarındaki çalışmalarıyla tanınan ve Birinci Ulusal Mimarlık Akımı'nın önde gelen isimlerindendir. 1870 yılında orta sınıfa mensup bir ailenin tek çocuğu olarak İstanbul'un Acıbadem semtinde dünyaya geldi. Babası Bahriye Miralaylarından Ali Bey, annesi Sadberk Hanım'dır. İlköğrenimine 1875'te İbrahim Ağa İbtidai Mektebi'nde başladı. Ortaöğrenimini 1881'de babasının görevi dolayısıyla gittikleri Girit'te sürdürdü; bir süre sonra ailesiyle birlikte İstanbul'a döndüler ve orta öğrenimini de burada bitirdi. Bu sırada mühendisliğe ilgi duymaya başladı ve 1887'de 17 yaşındayken Hendese-i Mülkiye Mektebi'ne ( günümüzde İstanbul Teknik Üniversitesi ) kaydoldu. Mühendislik eğitimini birincilikle tamamladığı 1891'de, aynı okulda öğretim görevlisi olarak bulunan Alman akademisyen Jachmund'un asistanlığına atandı. Bu görevi dört yıl yürüten Mimar Kemaleddin, bu arada okul dışında özel bürosunu açarak ilk eserlerini tasarlamaya başladı. 1895'te mimarlık eğitimini geliştirmesi amacıyla hocası Jachmund'un desteğiyle ve devlet bursuyla Almanya'ya gönderildi ve Berlin'deki Charlottenburg Teknische Hochschule'ye (teknik yüksek okul, günümüzde Berlin Teknik Üniversitesi) iki yıl devam etti. Daha sonra iki buçuk yıl da çeşitli mimarlık bürolarında çalışarak deneyim kazandı. 1900'de İstanbul'a döndü ve öğretim üyeliğine tekrar başladı. Hocası August Jachmund'un Türkiye'den ayrılmasının ardından, onun verdiği mimarlık derslerini üstlendi. 1908'de Osmanlı Mimar ve Mühendis Cemiyeti adıyla bu meslek dallarının Türkiye'deki ilk meslek odasını kuran Mimar Kemaleddin, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Evkaf Nezareti İnsaat ve Tamirat Müdürü olarak çalışmalarına devam etti. "Şark Demiryolları Şirketi" adına dört tren istasyonu tasarladı. Bu şirket için ilk olarak Filibe Garı’nı tasarlayan mimar bu yapıda gösterdiği başarı nedeniyle, Selanik ve Edirne Garlarını tasarlamakla görevlendirilmiş, Selanik Garı’nın yalnızca temelleri atılmış, Edirne Garı ise genel olarak 1914'e kadar bitirilmiştir. Edirne de yapımına 1908 yılında başlanan Ticaret Lisesini tasarladı. Okul binası 1910 yılında Terakki Kız Mektebi adı ile öğrenime başlamıştır. Mimarın tasarladığı diğer istasyon olan Sofya Garı’nın II. Meşrutiyet'ten önce gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Günümüzde Trakya Üniversitesi rektörlük binası olarak hizmet veren Edirne Garı’nın kesin tasarım yılı saptanamamışsa da, tasarımının II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında tamamlandığı, inşaata Balkan Savaşı’ndan önce 1911-1912’de veya savaştan ve Edirne’nin geri alınmasından sonra 1913'te başlandığı, yapının 1914'te savaş nedeniyle yarım kaldığı, ancak Cumhuriyet’ten sonra, 1930’da işletmeye açılabildiği bilinmektedir. Tarihi yapıların restorasyonu ve yeni yapıların tasarımıyla ilgilendigi bu dönemde, Osmanlı mimarisinin ilkelerini inceledi ve kendi mimari üslubunu şekillendirdi ve ulusal mimari konusundaki düşüncelerini geliştirdi. 1910’ların başından ölümüne kadar yoğun bir tempoda çalışarak, hem Türkiye’de, yoğunluklu olarak da İstanbul'da, hem de yurtdışında eserler verdi ve mimari çalışmalarında bulundu. Mescid-i Aksa'nın restorasyonu çalışmaları için bir süre için Kudüs'te kaldı ve Türkiye'ye dönüşünde yeni başkent Ankara'da kurulan yeni yapılar üzerinde yoğunlaştı. Mimar Kemaleddin, 13 Temmuz 1927 tarihinde Ankara'da beyin kanaması sonucu vefat etti. Mezarı Bayezid Camii haziresinde bulunmakta olup, 2007'de yeniden düzenlenerek anısına bir mezar anıtı eklenmiştir. Mimari üzerine görüşlerini de içeren notları İlhan Tekeli tarafından 1997 yılında "Mimar Kemalettin'in yazdıkları" başlığı altında kitaplaştırılmıştır. Mimar Kemaleddin, besteci İlhan Mimaroğlu'nun babasıdır.
Halit Ziya Uşaklıgil (1867-1945) - Romancı:
Servet-i Fünun ve Cumhuriyet Dönemi yazarlarından ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Sultan Reşat devri Mabeyn Başkatibi (1909-1912), bunun yanı sıra Ayan Meclisi üyesi. Ayrıca bazı edebi yazılarını Hazine-i Evrak adlı dergide Mehmet Halit Ziyaeddin adıyla yayımlamıştır. Servet-i Fünun edebiyatının en büyük nesir ustası kabul edilir. İlk büyük Türk romanı olarak kabul görmüş Aşk-ı Memnu'nun yazarıdır. 1866'de İstanbul'da doğdu. 27 Mart 1945'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. "Uşakizadeler" olarak tanınan İstanbullu bir aileden Hacı Halit Efendi'nin oğlu. Fatih Askeri Rüştiyesi'nde öğrenime başladı. Babasının işleri bozulunca ailesi İzmir'e taşındı. İzmir Rüştiyesi'ne girdi. Özel Fransızca dersler aldı. Avusturyalı Katolik rahiplerin yönettiği Mechitariste Okulu'na devam etti. 1884'te son sınıftan ayrılarak babasının ticarethanesinde çalışmaya başladı. İzmir Rüştiyesi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı. Osmanlı Bankası'nda çalıştı. İzmir İdadisi'nde Fransızca ve edebiyat dersleri verdi. 1893'te İstanbul Reji İdaresi'nde Başkatip oldu, İstanbul'a taşındı. 2'nci Meşrutiyet'in ilanından sonra reji komiserliğine getirildi. Darülfünun'da (İstanbul Üniversitesi) Batı edebiyatı ve estetik dersleri verdi. 1909'da İttihat ve Terakki'nin önerisiyle Mabeyn Başkatibi oldu. 1911'de Meclis-i Âyan üyeliğine seçildi. Daha sonra üniversiteye döndü. Siyasi görevlerle Fransa, Almanya ve Romanya'ya gitti. İttihat ve Terakki'nin iktidardan düşmesinden sonra Reji İdaresi Yönetim Kurulu Başkanlığı'na getirildi. Cumhuriyet'ten sonra Yeşilköy'deki yalısına çekildi. Edebiyat yaşamına çeviriler ve şiirle başladı. İzmir'de 1884-1885 arasında Nevruz dergisini, 1886'da Hizmet gazetesini çıkardı. 1896'da Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katıldı. Servet-i Fünun dergisinde kendisine büyük ün sağlayan romanları tefrika halinde yayınlandı. 1901'de yazarlığı bıraktı. İkinci Meşrutiyet'ten sonra tekrar yazmaya başladı ama 1923'e kadar bunları yayınlamadı. İzmir'de yazdığı ilk kısa romanlarda acıklı, duygusal bir anlatımla karşılıksız sevgiyi konu aldı. 1895'te yayınlanan "Mai ve Siyah" romanında aşk serüvenleri ikinci planda kaldı. Şairler, gazeteciler, yazarlar, yayıncılar arasında geçen olaylar çerçevesinde o dönemin basın dünyasını anlattı. 1925'te yayınlanan "Aşk-ı Memnu" ilk büyük Türk romanı kabul edilir. Sağlam bir kurgusu ve tekniği olan bu romanda, genç ve güzel bir kadının, zengin ama yaşlı kocasına sadık kalma kararına karşın, elinde olmaksızın yasak bir aşka sürüklenmesi, olayın psikolojik nedenleri üzerinde de durularak gerçekçi bir yaklaşımla anlatılır. Romanda olay, kişiler arasındaki maddi ve manevi bağlantılarla ustaca örülmüş, hareket, betimleme ve ruh çözümlemeleri ölçülü ve dengeli olarak işlenmiştir.
Yahya Kemal Beyatlı ( 1884-I958 ) - Şair:
2 Aralık 1884'te Makedonya'nın Üsküp şehrinde bulunan Rakofça Çiftliği'nde dünyaya geldi. Asıl adı Ahmed Agah'tır. Babası, dönemin Üsküp Belediye Başkanı, eski icra memuru Nişli Naci Bey, annesi Nakiye Hanım'dır. 1889 yılında henüz beş yaşındayken ilk öğrenimi için bir mahalle okulu olan Yeni Mektep'e, sonrasında özel bir okul olan Mekteb-i Edep'e gönderildi. Sonrasınra Üsküp İdadisi'ne başladı. Burada okurken bir yandan da İshak Bey Camisinin medresesine devam etti, Arapça ve Farsça öğrendi. Lise yıllarında şiir yazmaya başlayan Beyatlı, Tevfik Fikret önderliğindeki Servet-i Fünun akımını ortaya çıkaran diğer şairlerin de etkisinde kalarak, aruz vezniyle dörtlükler yazmaya başladı. 1897 senesinde ailesiyle birlikte Selanik‘e yerleşen Beyatlı, annesinin vereme yakalanarak hayatını kaybetmesi üzerine, ikinci defa evlenen babasına tepki göstererek Üsküp'e döndü. Sonrasında burada fazla kalamayarak yeniden Selanik'e gitti. Bu dönemde yazdığı şiirlerde “Esrar” mahlasını kullandı. Beyatlı sürekli olarak İstanbul‘un edebi ve düşünsel hayatına girebilmeyi hayal ediyordu. 1902 senesinde, lise eğitimine devam edebilmek için İstanbul'a taşındı. Burada bulunan Vefa Lisesi‘ne başlayan Beyatlı, İrtika ve Malumat adlı dergilerde, “Agah Kemal” takma adıyla şiirler yazdı. Sonrasında monarşi karşıtı görüşleri savunmaya başladı. Osmanlı Devleti'nin kurtuluşunu demokratik rejimlerde gören diğer muhalif arkadaşlarıyla birlikte, II.Abdülhamit‘e yönelik eleştirel söylemlerde bulundu. Dönemin gözde siyasi, düşünsel ve edebi topluluğu olan Jön Türkler‘e özenen Beyatlı, sarayın baskısından kurtulmak ve Fransa‘da konuşlanan bu cephenin içinde yer alabilmek için Paris‘e gitti. Burada Meaux Koleji'nde Fransızca eğitimine başladı. Bir sene süren bu eğitimden sonra 1904 senesinde yüksek öğrenimini yapmak için, Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi. Üniversite yıllarında, ünlü tarihçilerden Albert Sorrel‘in derslerinden oldukça etkilenen Yahya Kemal Beyatlı kendine özgü, zengin bir tarihsel bakış açısı yakaladı. Türklüğün özdeğerleri, kimlik arayışı, Türk şiir ve sanatının tarihi gibi konularda derinlemesine incelemeler yaparak dinamik bir sanat anlayışı geliştirdi. Fransa'da kaldığı süre içerisinde, Jean Moreas, Baudelaire, Verlaine gibi ünlü Fransız şairlerin eserlerini inceleyerek, şiirde şekil ve ölçü çeşitliliğinin en güzel örnekleriyle karşılaştığını düşündü. Fransız edebiyatından ve şairlerinden ilham alan Beyatlı, pek çok edebi kimlikle bir araya gelme fırsatı buldu. Gidiş amacı siyasi olmasına rağmen, sanatsal faaliyetlere yöneldi. Şiirlerini biçimsel bütünle, divan şiiri geleneğinin kalıplaşmış kurallarından ayırdı. Servet-i Fünuncularla yolunu ayıran Beyatlı, Fransız tarzı şiir unsurlarını, Türk şiir anlayışına adapte etmeye çalıştı. Osmanlı geleneğinde şekillenmiş aruz kalıplarını, neoklasik stilde yeniden forma soktu. Arapça ve Farsça kelimelerden vazgeçmedi fakat musiki bir havası olan, akıcı eserler ortaya koydu. İmparatorluğun yüzyıllara hükmetmiş kültüründen taviz vermeksizin, köklerine bağlı, gözü Batı'da, klasik, fakat klişe olmayan şiirler yazdı. 1912 senesinde, İstanbul'a dönen Yahya Kemal Beyatlı, eğitim camiasında hizmet vermeye başladı. 1913 yılında Darüşşafaka‘da edebiyat ve tarih derslerine girdi. Sonrasında Medresetü'l-Vaizin'de uygarlık tarihi eğitimi verdi. 1915 senesinde İstanbul Darülfünun'una Uygarlık Tarihi, Batı Edebiyatı, Türk Edebiyatı dersleri için öğretim görevlisi olarak atandı. Bu vazifesini 1923 senesine kadar sürdüren Beyatlı aynı zamanda Türk dili, gelişimi ve Türk tarihi gibi konularda çeşitli dergilerde makaleler yayımladı. Peyam gazetesinde, “Süleyman Nadi” takma adıyla, “Çamlar Altında Muhasebe” başlığı altında yazılar yazdı. Beyatlı, Servet-i Fünuncuların şiir anlayışının, Türkçe'nin altyapısını, Arapça ve Farsça düzleminde işlediğini, dile kendine özgü özelliklerini kaybettirdiğini, sözcüklerin yapısının ve dizilişinin deforme edildiğini savundu. Bunun yanında, konuşma dilinde yazılan, şekilden gittikçe uzaklaşan ve şiiri basitleştiren hece ölçüsü yazarlarını eleştirdi. Beyatlı'nın eserlerinde ortaya koymaya çalıştığı form, benzerliklerin yinelenmesine son verecek, Batı modernitesiyle uyum gösterecek, Türkçe'nin, halkın konuşma tarzından çok, elit konuşma tarzını mısralarda işleyecek yeni bir şiir anlayışını kapsıyordu. 1918 senesindeki Mondros Mütarekesi‘nin ardından, Ati, Tevhid-i Efkar gibi dergiler için yazılar kaleme alan Beyatlı, aynı görüşleri paylaştığı şair ve yazar arkadaşlarıyla birlikte, “Dergah” adlı bir dergi kurdu. Milli Mücadele dönemine giren sosyal gelişmeleri yakından takip ederek ulusun bağımsızlığından yana oldu. O zamana kadar hep perde arkasında kalan, şiirlerini herhangi bir mecrada yayımlamayan ve dolayısıyla yerel edebiyat çevrelerinde adı çok da telaffuz edilmeyen Yahya Kemal Beyatlı, şiirlerini ilk defa, 1918 senesinde, “Yeni Mecmua” isimli dergide, “Bulunmuş Sayfalar” başlığı altında yayımlamaya başladı. Genellikle gazel ve musiki türünü andıran bu şiirler, edebi çevrelerde geniş yankı buldu. Sonrasında Edebi Mecmua, Şair, İnci, Dergah, Şair Nedim, Büyük Mecmua ve Yarın isimli dergilerde çeşitli eserler kaleme aldı. Söz söyleme sanatındaki ustalığı ve ince üslubuyla, siyasi çevrelerin dikkatini çeken Beyatlı 1922 senesinde başlayan Lozan Antlaşması görüşmelerine gönderilen kurulda danışman olarak yer aldı. 1923 senesinde Ankara‘ya taşındı. Burada “Hakimiyet-i Milliye” gazetesinde başyazarlık yapmaya başladı. Aynı sene, cumhuriyet rejiminin ve yeni Türkiye devletinin kurulmasının ardından oluşturulan mecliste, 1926 senesine kadar Urfa milletvekili olarak görev yaptı. Milletvekilliğinin sona ermesinin ardından Varşova‘ya, ortaelçi olarak tayin edildi. 1929 yılında yine aynı statüyle Madrid‘e gönderildi. Bürokratik görevlerinin ardından, yeniden siyaset hayatına dönen Beyatlı, 1934 senesinde Yozgat, 1935 senesinde Tekirdağ ve 1943-1946 seneleri arasında İstanbul milletvekili olarak mecliste bulundu. Bu dönemde uzun bir süre Halkevleri Sanat Danışmanlığı görevini yürüttü. 1948 senesinde büyükelçi sıfatıyla Pakistan'a gitti. Bir sene sonra yaş haddinden dolayı emekliye ayrılarak İstanbul'a geri döndü. Burada Park Otel'de ikamet etmeye ve Milli Reasürans Şirketi'nde yönetim kurulu üyeliği yapmaya başladı. Sonrasında bir çeşit bağırsak hastalığına yakalanan Beyatlı, 1957 senesinde tedavi için Paris'e gitti. Hastalığının ilerlemesi üzerine 1 Kasım 1958'de, kaldırıldığı İstanbul Cerrahpaşa Hastanesi‘nde hayatını kaybetti.
Hüseyin Sadrettin Arel ( 1880-1955 ) - Müzikolog, Yazar:
1880 yılında İstanbul'da doğdu. Kazasker Mehmet Emin'in oğlu, Sadrazam N.Abdurrahman Paşa'nın damadıdır. 1906 tarihinde Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitirdi. Şehbal dergisini çıkardı(1908). Şurayı Devlet Tanzimat Dairesi Reisliği ve Adliye müsteşarlığı’nda bulundu. Uzun süre avukat olarak çalıştı. Türk Musiksine ait bir çok ders kitabı yazdı. 3 binden fazla eser besteledi. Türk Filarmoni ve Türk Hukukçuları Derneklerinin kurucusudur. 6 Mayıs 1955 yılında İstanbul'da vefat etti. 
Kamil Akdik ( 1861-1941 ) - Hattat:
Tersâne-i Âmire Erzak Anbarı baş-kâtibi Hacı Süleyman Efendi’nin oğlu olup H. 26 Cum’ade’l-ulâ 1278/M. 30 Kasım 1861 tarihinde Fındıklı’da dünyaya geldi. Tam ismi Ahmed Kâmil’dir. Zeyrek’teki, Sâlihâ Sultan Mektebi’nde öğrenci iken hüsn-i hatta alaka duyup mektebin yazı hocası Hacı Süleyman Efendi’den aklâm-ı sitte meşkederek H. 1289/M. 1872’de icâzet aldı. Mektebi bitirdikten sonra Fâtih Rüşdiyyesi’ne devam edip H. 1293/1877-1878’de şahâdetnâme aldıktan sonra girdiği Mülkiye Mektebi’nden de H. 1295/M. 1879 yılında mezun oldu. Hulefa olarak girdiği Dâhiliye Nezareti Muhâsebe Kalemi’nde tanıştığı Sâmî Efendi’den yeniden aklâm-ı sitte meşkederek, H. 1300/M. 1884 yılında yazdığı hilye-i şerîfe ile icâzet aldı. Sâmî Efendi’nin icazetine “Hâşim” mahlâsıyla izin yazısı yazması üzerine bir müddet bu isimle ketebe düştüyse de, bilâhare asıl mahlâsı olan “Kâmil”e geri döndü. Mesâisinde sarfettiği gayret ve hüsn-i hattaki kudreti münâsebetiyle H. 19 Zi’l-hicce 1310/H. 4 Temmuz 1894 tarihinde Dîvân-ı Hümâyûn Mühimme Kalemi’ne nakledildi. Burada Sâmî Efendi’den dîvanî hattını ve tuğra çekmeyi öğrendi.  R. 1895/M. 1311’de kalemin nâme-nüvisliğine, Meşrutiyet’in ilânından sonraki tensîkatta Sâmî Efendi’nin emekliye sevkedilmesi üzerine, nâme-nüvislik uhdesinde kalmak üzere Nişân-ı Hümâyûn Kalemi mümeyyizliğine tayin edildi. H. 1332/M. 1914’te açılan Medresteü’l-hattâtîn’in hutut-ı mütenevvi’a muallimliği uhdesine verildiği gibi, H. 25 Rebi’ü’l-evvel 1333/M. 9 Şubat 1915 tarihinde “reisü’l-hattâtîn” ünvânı tevcîh edilir. Tedricen ulâ sınıf-ı sânîsi rütbesi ile üçüncü rütbeden Osmânî ve Mecidî nişânlarına hâmil olduğu hâlde, saltanâtın lağvı üzerine Bâb-ı Âlî’deki me’muriyetinden ayrılmak zorunda kalır. Bilâhare tekaüde sevkedilince uhdesinde sadece Medresetü’l-hattatîn’in muallimliği kalır. Ancak harf inkılabından sonra buranın da kapanması üzerine Şark Tezyînât Mektebi’nde görevlendirilirse de, yeteri kadar ilgi göremez. Bunun üzerine Mısır veliahd prensi Mehmed Alî Paşa’nın davetine icabet ederek 1933’te Mısır’a gider. Burada hüsn-i hat dersleri verip bazı eserler vücuda getirir. 1936’da Akademi’de hüsn-i hat talimine müsaade olunması ve yazı muallimliğinin de kendisine verilmesi üzerine geri döner. Buradaki çalışmaları ile harf inkılâbının yıkıma uğrattığı Türk hat sanatını canlandırmaya gayret eder. Mehmed Alî Paşa’nın daveti üzerine, hazînedeki yazı ve levhâları tetkîk ve tasnîf etmek için İbnülemin Mahmud Kemâl Bey ile beraber 1940’ta bir kez daha gittiği Mısır’da iken boğazında peydâ olan rahatsızlıktan muzdariben, 23 Temmuz 1941 tarihinde vefât eder. Eyüp Cami’nde edâ edilen cenâze namazını müte’akib Bahâriye sırtlarındaki kabristana defnedilir.  
Halide Edip Adıvar ( 1884-I964 ) - Yazar:
1884 yılında İstanbul'da doğdu. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde okuttu. Orada Rıza Tevfik'den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı ve Doğu'nun mistik edebiyatını dinledi.Sonradan evlendiği Salih Zeki'den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901'de bitirdi. 1908 yılında gazetelerde kadın haklarıyla ilgili yazılar yazmaya başladı. 1909'dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik,müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919'da Sultanahmet Meydanı'nda, İzmir'in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma ünlüdür. 1920'de Anadolu'ya kaçarak Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasi görüş ayrılığına düştü. 1917'de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte yurtdışına çıktı. 
Abdurrahman Şeref ( 1853-1925 ) - Tarihci:
1853 yılında İstanbul’da doğdu. İlk tahsilini Eyüp mahalle mektebinde yaptı. Eyüp Rüşdiyesi'nde okudu. 1873’te Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. Mahrec-i Aklam adlı okulda tarih öğretmenliği yaptı. Bu görevden sonra Galatasaray Lisesi ve Muallim Mektebi'nde tarih öğretmeni oldu. Daha sonra Mülkiye Mektebi'ne müdür oldu. Burada genel coğrafya, Osmanlı tarihi, İslam tarihi, istatistik ve ahlak dersleri okuttu. Darülfünun'a devletler tarihi hocası oldu. Defter-i Hakani Nezaretine, Ayan Meclisi üyeliğine ve Maarif Nazırlığı'na (Milli Eğitim Bakanlığı) tayin edildi. İki defa Maarif Nazırı oldu. Bu vazifesinin yanında, telif edilen eserleri tetkik komisyonu üyeliği, vak’anüvistlik, Tarih-i Osmani Encümeni Reisliği ve Ayan Heyeti ikinci reisliği gibi vazifeler verildi.
Birinci Dünya Savaşından sonra İttihat ve Terakki hükumeti iktidardan çekildi. Yeni kurulan Müşir İzzet Paşa kabinesinde önce Posta ve Telgraf Nazırı sonra da Devlet Şurası Başkanı oldu. Salih Paşa kabinesinde önce vekaleten sonra da asaleten Maarif Nazılırlığı yaptı. Kuvay-ı Milliye, İstanbul’a gelip Ayan Heyeti kaldırılınca, Abdurrahman Şeref’in ayan üyeliği sona erdi. Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi'nin ikinci seçim devresinde, 1923 yılında İstanbul milletvekili oldu. Ankara’ya gitti. Kızılay’a başkan seçildi. Milletvekilliği sırasında hastalandı ve İstanbul’a döndü. Mezarı Edirnekapı’dadır. Devlet adamlığından ziyade tarihçiliğiyle meşhur oldu. Tarih-i Osmani Encümeni ve Türk Tarih Encümeni mecmualarında bir çok makalesi yayınlanmıştır. 1925 yılında öldü.
Naima ( 1655-1716) - Tarihci:
1655 yılında Halep'te doğdu. Babası Halep eşrafındandı. İlk öğrenimini Halep'te tamamladı. Genç yaşta İstanbul'a geldi. Yüksek öğrenim gördü. Divan Kalemi'nde memur olarak hayata atıldı. Sonra divan mektupçuluğu ve başmuhasebecilik gibi memurluklar yaptı. Memuriyet hayatında bazen yükselip bolluğa kavuştu, bazen atılıp sıkıntı çekti. Bir ara Alanya ve Bursa'ya sürüldü. Çorlulu Ali Paşa onu, Mora Seferi'ne götürdü. 1716 yılında Patras'da muhasebeciyken 63 yaşında öldü. Bu kasabada bulunan bir caminin bahçesine gömüldü.
Ahmet Mithat Efendi ( 1844-1912 ): ( 1 kuruş )
Edebiyatımızın en üretken yazarlarından olan Ahmet Mithat Efendi, 1844 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Küçük yaşta babasını kaybedince ailesi geçim sıkıntısı çekti. Bundan dolayı Vidin’e giderek ağabeyinin yanına yerleştiler. Öğrenim hayatına buradaki bir mahalle mektebinde başladı. Bir yıl sonra İstanbul’a dönerek Topkapı’da bulunan Sıbyan Mektebi’nde öğrenim görmeye başladı. Devlet görevlisi olan abisinin yanında önce Vidin’e daha sonra ise Niş’e gitti. Niş’te bulunduğu sırada Niş Rüştiyesi‘nden mezun oldu. Ağabeyinin Rusçuk’a atanması üzerine o da yanında gitti. Burada memur olarak görev yaptı. O dönem Tuna Valisi olan Mithat Paşa, kendi ismini verdi. Bu sırada Tuna Gazetesi‘nde başyazarlık yaptı. 1869 yılında Mithat Paşa Bağdat Valisi olunca Ahmet Mithat Efendi’yi de yanına aldı. Mithat Paşa’nın desteğiyle “Zerva” isimli bir gazete çıkardı. Burada bulunduğu sırada bir ders kitabı da kaleme almıştır. 1871 yılında ağabeyinin ölümünün ardından görevinden istifa ederek İstanbul’a döndü. Kendi matbaasını kurarak eserlerini bastı. İlk hikaye koleksiyonu olan “Letaif-i Rivayat” adlı eserini yayımladı. “Devir” ve “Bedir” gazeteleri ile “Dağarcık” dergisini çıkardı. Yazdığı bir yazıdan dolayı Rodos’a sürgüne gönderildi. Rodos’ta bulunduğu sırada da yazmayı sürdürdü. Ayrıca burada bir okul kurdu. Af çıkmasıyla birlikte İstanbul’a döndü. Bir dönem devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi‘de görev yaptı. 1878 yılında Tercüman-ı Hakikat adlı bir gazete kurdu. Bugün İstanbul Üniversitesi olarak bilinen Darülfunun‘da dersler verdi. 28 Aralık 1912 tarihinde hayatını kaybetti. Ahmet Mithat Efendi’nin amacı halkı aydınlatmaktı. Bu sebeple sade ve anlaşılır bir dil kullanarak çok sayıda eser verdi. Edebiyatımızın en üretken yazarlarından biridir.
Turgut Reis ( 1485-1565 ):
 
Osmanlı İmparatorluğu donanmasında amirallik yapmış, Trablusgarp fatihi olarak anılan Türk denizcisidir. Beylerbeyi olarak görev yapmış, ayrıca Trablus Beyi olmuştur.
Sokulu Mehmet Paşa ( 1506-1579 :
Kanuni Sultan Süleyman, Sultan İkinci Selim ve Sultan Üçüncü Murad devirlerinde sadrazamlıkta bulunan Sokollu Mehmed Paşa 1506 yılında Bosna civarında Sokoloviç kasabasında doğdu. Devşirme çocuklar arasında Edirne sarayına getirildi. Türk ve Müslüman kültürü ile yetiştirildi. Saraydan kapıcıbaşılıkla çıkarak Barbaros Hayreddin Paşa'nın ölümü üzerine Kaptanı Derya ve bir süre sonra Rumeli Valisi oldu. Bu sıralarda ilk büyük başarısına, Tameşvar kalesinin fethi ile ulaştı. Bu başarı üzerine kendisine vezirlik verildi. 1561'de üçüncü vezir iken, Kanuni Sultan Süleyman'ın torunu ve Sultan İkinci Selim'in kızı Esmehan Sultan ile evlendi. İkinci Vezir iken Semiz Ali Paşa'nın ölümü üzerine, 1564'te sadrazamlığa getirildi. Bu tarihten ölümüne kadar Osmanlı devletinin idaresini elinde tuttu. Kanuni Sultan Süleyman'ın son seferi olan Zigetvar kalesi fethini, padişah öldükten sonra o idare etti. Kanuni Sultan Süleyman'ın yerine padişah olarak Sultan İkinci Selim'i tahta çıkarmayı başardı. Bu padişah döneminde sürekli sadrazamlıkta kaldı ve devlet işlerini idare etti. Don ve Volga ırmakları arasında bir kanal açma düşüncesini gerçekleştiremedi. Süveyş Kanalını da açmayı düşünen Sokollu Mehmed Paşa, bu amacını gerçekleştirmek için Sudan'ı zaptetti. Devlet teşkilatı içinde önemli düzenlemeler yapan Sokollu Mehmed Paşa, 1579 yılında öldürüldü ve Eyüp'te defnedildi.
Nedim ( 1681-1730 )
17. yüzyıl sonlarında, 1681 yılında dünyaya gelen Nedim, yaşadığı dönemde divan edebiyatının en önemli temsilcilerinden birisi haline gelmiştir. Yaşantısı ile birçok kişinin örnek aldığı Nedim, İstanbul doğumlu olmakla birlikte henüz küçük yaşlardayken medrese eğitimi almış, Arapça ve Farsçayı öğrenmiştir.Şair olarak tanınmak istemesi içerisindeki edebiyat aşkıyla Nedim dönemin sadrazamı Ali Paşa’ya kasideler yazmıştır. Nedim yazdığı eserlerinde daha çok yeni kelimeler kullanmış ve dilde yenileşmeyi savunmuştur. Bu sebeple de halk ağızıyla alakalı olmayan bazı kelimeleri eserlerinde kullanan Nedim’in eserlerini halk anlayamadığından dolayı değer vermemiştir. Nedim hayatı boyunca sürekli iyi bir şair ve edebiyatçı olarak tanıtmak istese ve birçok eser yazsa da bu çabaları sonuçsuz kalmış ve yaşadığı sıralarda eserlerinin kıymeti bilinmemiştir.Nedim hayatını kaybettikten sonra eserleri değerlenmiş ve günümüzde Nedim tarafından yazılan eserler edebiyatımız açısından oldukça iyi bir nitelik taşımaktadır. Nedim divan edebiyatı şairlerinden olmasına rağmen genel olarak şiirlerin konusu tasavvufi içeriklerden bahsederken onun şiirlerinde daha çok eğlence, içki ve zevk konuları işlenmiştir. Nedim 1730 yılında hayatını kaybetmiştir.
Osman Hamdi Bey ( 1842-1910 ):
1842 yılında İstanbul'da doğdu. 1860'da hukuk öğrenimi için Paris'e gitti. Hukuk öğreniminin yanı sıra o dönemim ünlü ressamlarının atölyelerinde çıraklık yaparak iyi de bir resim eğitimi aldı. 1869 yılında Bağdat Yabancı İşler Müdürlüğü''ne atandı. 1871'de İstanbul'a geri dönünce sarayda çalıştı. 1881'de Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi)'a atandı. Bu görevi ile Türk müzeciliğinin parlak dönemleri başladı. 1883 yılında Güzel Sanatlar Akademisi Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi'ni ve İstanbul Arkeoloji Müzesi'ni kurdu ve müdürlüklerini üstlendi. 1884'te o güne kadar hiç gündeme gelmemiş olan ve çokça kayıp verilmiş olunan bir zaafı, antik eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklayan Asr-ı Atîka Nizamnâmesini çıkarttırark yürürlüğe soktu. Osman Hamdi Bey, Nemrut Dağı, Lagina ve Sayda'da arkeolojik kazılar gerçekleştirdi. Sayda'da yaptığı kazılarda bulduğu, arkeoloji dünyasının başyapıtlarından sayılan, aralarında İskender Lahiti'nin de bulunduğu bir takım antik eserler çıkardı. Burada bulunan eserler bugün Osman Hamdi Bey'in bulmuş olduğu birçok eser gibi, kendisinin temellerini attırdığı İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir.
Türk Meşhurları
1992.17 - Konulu Sürekli Posta Pulları - Türk Meşhurları
1993.07 - Konulu Sürekli Posta Pulları- Türk Meşhurları
1998.15 - Konulu Sürekli Posta Pulları - Türk Meşhurları
2002.06 - Konulu Sürekli Posta Pulları - Türk Meşhurları
Fikret Mualla Saygı (1904 - 1967 ): İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesinde öğrenim görmüş, sonra Almanya, İtalya'yı dolaştıktan sonra Fransa'da resim çalışmalarını sürdürmüştür. Türkiye'ye döndüğünde Galatasaray Lisesi ve Ayvalık Ortaokulunda bir süre resim öğretmenliği yapmıştır.Daha sonra Fransa'nın Reillane kasabasına yerleşen sanatçı, inziva içinde kendi sanat dünyasına çekilmiş, en güçlü eserlerini bu devresinde vermiştir. Daha pek çok ölmez eserler verebileceği bir çağda 64 yaşında ölmüştür.
Sait Faif Abasıyınık (1906-1954 ): 22.11.1906 tarihinde Adapazarı'nda doğdu. 1928 yılında liseyi bitirdikten sonra bir süre İstanbul Üniversitesi ( Darülfünun ) Edebiyat Fakültesinde okudu. Ailesinin isteği üzerine ekonomi öğrenimi yapmak üzere İsviçre Lozan'a gönderildi. Lozan'da fazla kalmayarak Fransa'ya geçti ve 1935 yılına kadar bu ülkede kaldı. Yurda döndükten sonra, bir süre öğretmenlik yapmayı denedi. Ancak kısa sürede istifa etti. Ticaretle uğraşmayı denedi, onu hiç beceremedi. Bunun üzerine, Yazı yazmayı iş saydığım için, başka bir iş yapmamaya karar verdim diyerek Burgaz Adasındaki evinde hikayeciliğe başladı. Türk edebiyatına eşsiz eserler kazandırdı. Modern edebiyata yaptığı hizmetlerden ötürü, Amerika’daki Mark Twain Derneği'ne onur üyesi seçildi. 11.5.1954 yılında öldü. Ömrünü geçirdiği Burgaz Adasındaki ev ölümünden sonra Sait Faik Müzesi haline getirildi. Eserlerinin bütün gelirini Darüşşüfaka derneğine bıraktı.
Cevat Şakir Kabaağaçlı ( Halikamas Balıkçısı ) ( 1886-1973 ): 1886 yılında doğdu. Robert Kolejini bitirdi. Ailesinin isteğiyle Ingiltere'nin Ox- ford Üniversitesine yüksek öğrenimini yapmak üzere, gönderildi. Bu okulda Yakın Çağlar Tarihi bölümünde öğrenim gördü. Oxfordun dünyaca ünlü kitaplığından yararlanma fırsatı buldu. Yurda döndükten sonra çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Bir öyküsünden ötürü 3 yıl süreyle Bodrum'a sürgüne gönderildi. Sürgün olarak geldiği bu ilçede 25 yıla yakın yaşadı. Bodrum'un güzelleşmesine ve Anadolu uygarlığının tanıtılmasına olağanüstü katkılarda bulundu. 13 Eylül 1973 günü ölen yazar vasiyeti gereği Bodrum'a gömüldü. Halikarnas Balıkçısı takma adını kullanarak Türk edebiyatına sayısız eserler kazandırmıştır.
Muhsin Ertuğrul ( 1892-1979 ): Tiyatro, sinema yönetmeni ve oyuncusu olan Muhsin Ertuğrul, uzun sanat yaşamı boyunca Türk tiyatrosundaki bir çok atılıma öncülük etmiştir. Şehir tiyatrosunun çocuk bölümünü açmış ve Devlet tiyatrolarının ilk Genel Müdürü olmuştur. Tiyatro yöneticiliğinin yanısıra sinema alanında da çalışmış 30 film yönetmiştir.
Aşık Veysel Şatırdoğlu ( 1894-1973 ): Sivas'ın Sivrialan köyünde doğdu. Yoksul bir çiftçi ailesinin çocuğudur. Yedi yaşında çiçek salgınından bir gözünü, kaza sonucu da diğer gözünü kayabeden Aşık Veysel, babasının etkisiyle saz şiiri geleneğine yöneldi. Halk hikayelerini, destanlarını eski aşıkların deyişlerini babasından dinleyerek bilgisini kuvvetlendirdi. Lirik, güçlü ve değişik konulardaki özlü deyişleri, saza hakimiyeti, güçlü irticali ve ezgi yaratmaktaki ustalığı ile tüm Türkiye'de tanınıp sevildi. Deyişlerinde eşitlik, insan, doğa ve yurt sevgisi ve ahlakçılık ağır basar.
( Mehmed ) Hacı Arif Bey ( 1831-1884 ): Türk musikisinin en büyük şarkı bestecilerinden biri olan Hacı Arif Bey İstanbul'da doğmuştur. İlkokulda sesinin olağanüstü güzelliği ile dikkati çekmiş, iyi musiki ve nota bilgisi olmamakla beraber, binlerce eseri ezberlemiş ve icra etmiştir. 13 yaşında müzik okuluna girmiştir. Hafızası çok kuvvetli, zeki, iyi konuşan ve son derece verimli bir bestecidir. 19. yüzyılın en büyük Türk bestekarı olan Arif Bey, 1000'den fazla şarkı ve ilahi bestelemişse de günümüze kadar gelen eserleri, 326 şarkı, 7 dini eser, 2 beste ve bir yürük semai’den ibarettir. Hiçbir bestecinin bu sayıda şarkısı yoktur. Neoklasik Türk Musikisi dediğimiz romantik çığırın kurucusudur.
Neyzen Tevfik ( Kolaylı ) ( 1878-1953 ): Türk Şairi Bodrum'da doğmuş ve ilk öğrenimini de burada tamamlamıştır. Urla'da bir berberden ney üflemeyi öğrenmiş, kendini şiir ve musikeye vermiştir. Ney çalmada gösterdiği başarı dolayısıyle, kısa sürede büyük şöhret kazanmıştır. Düzenli bir öğrenim görmediği halde çevresinden tasavvuf alanında geniş bilgi edinmiştir. Neyzen'in şiirlerinde duygusal ve kişisel kızgınlıkların, öfkelerin yeri yoktur. Daha çok hiciv türünde başarılı örnekler vermiştir.
Münir Nurettin Selçuk ( 1900-1981 ): Türk bestecisi ve icracısı olan Münir Nurettin Selçuk İstanbul'da doğmuştur. Beyazıt İlkokulunu ve Soğukçeşme Askeri Okulunu bitirmiştir. Kadıköy Musiki Cemiyetine girmiş, ilk konserini burada vermiştir. Şark Musiki Cemiyetini kurmuştur. Bir süre Paris'te ses ve müzik tekniği öğrenimi görmüştür. İlk önemli konserini İstanbul'da vermiş, bundan sonra da sürekli olarak konserler düzenlemiştir. İlk bestesini 1922'de yapmıştır. Eski ve yeni tarzda 150 bestesi vardır. Bestelerinden bir kısmı klasik, bir kısmı da çağdaş musiki anlayışına uygundur.
Cahit Sıtkı Tarancı ( 1910-1956 ): Diyarbakır'da doğmuş, Kadıköy Saint Joseph Lisesinde başladığı orta öğrenimini, Galatasaray Lisesinde bitirmişdir. İlk şiirlerini Galatasaray Lisesinde okuduğu sırada Servet-i Fünun dergisinde yayınlandı. Cahit Sıtkı, estetik ve bireysel bir görüşle hemen bütün şiirlerinde ölüm ve ölümlülük temalarını işledi. Şiirlerini birtakım söz oyunlarıyla süslemeye ve değiştirmeye gerek duymayışı sonucu, sade, açık bir anlatıma ulaştı. Şiirlerinden başka deneme, mektup, hikaye ve makale türlerinde de yazmıştır.
Orhan Veli Kanık ( 1914-1950 ): İstanbul'da doğdu. Galatasaray'ın İlk kısmında 4 yıl okuduktan sonra Ankara Gazi llkokulu'nu bitirdi, Orta Öğrenimini Ankara Gazi Lisesinde tamamladı. İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne girdi. Bir kaç yıl sonra Fakülteden ayrıldı. Ankara'da PTT Müdürlüğü'nde daha sonra Milli Eğitim Bakanlıgı Tercüme Bürosu'nda çalıştı. Bu sıralarda Ankara'da Yaprak adlı dergiyi çıkardı. Şiir temaları arasında İstanbul şehrinin özel bir yeri vardır. Bu büyük şehrin hareketli yaşayışını ve güzelliklerini, insan sevgisi içinde hayatın, dünyanın güzelliklerini, tabiata, insana bağlılığını sevgi temasını etkileyici bir lirizmle birleştirmiştir. Şiire kısa ve basit bir şekil kazandırdı, iç ahengi ön plana çıkardı. Eserleri arasında şiirlerinden başka makale ve hikayeleri, Fransızcadan tercümeleri bulunmaktadır.
Feza Gürsey ( 1921 - 1992 ): 1921’de İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik-Fizik Bölümünü bitirdi ( 1944 ), Londra Üniversitesinde çalışmalarına devam ederek 1950’de Imperial College’ın Teorik Fizik Bölümündeki çalışmalarından dolayı Bilim Doktoru Unvanını aldı. 1953 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Genel Fizik Kürsüsü asistanlığına getirildi, daha sonra doçent oldu. 1960’dan itibaren Kolombiya Üniversitesi’nde ziyaretçi profesör olarak ders verdi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Teorik Fizik profesörlüğüne tayin edildi. 1968’de TÜBİTAK ilim ödülünü kazandı. Maddenin temel yapısını anlamaya yönelik çalışmalarından dolayı Miami Üniversitesince verilen Oppenheimer ödülüne layık görüldü.
Vasfi Rıza Zobu ( 1902 - 1992): 1902 yılında İstanbul’da doğdu. Kumkapı Fransız Okulu’nda, Beyazıt Rüştiyesi’nde ve Alman Ticaret Okulu’nda okudu. 1917’de Darülbedayi’ye girdi ( İstanbul Belediye Konservatuarı ). 1918’de ilk defa Kayseri Gülleri oyununda sahneye çıktı. 1923’ten itibaren İstanbul Şehir Tiyatroları’nda oyuncu, rejisör, yönetici olarak 67 yıl görev yaptı. 200’den çok oyunda rol aldı. İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Anadolu’da turneler yapmasını sağlayarak, tiyatronun yurda yayılmasına hizmet etti. 1918’de Bican Efendi Vekilharç filmi ile tiyatronun yanı sıra sinema oyunculuğuna başladı. 30 kadar filmde önemli rollerde oynadı. 1981’de Atatürk Yılı dolayısıyla ödüllendirilen 10 sanatçıdan biri oldu.
Haldun Taner ( 1915 - 1986 ): 1915 yılında İstanbul’da doğdu. Ülkemizde epik tiyatronun ve kabare türünün öncüsü olan oyun yazarı, öykücü Heidelberk Üniversetesi’nde iktisat Viyana Üniversitesi’nde felsefe ve tiyatro tarihi okudu. İstanbul Üniversitesi’nin Sanat Tarihi ve Alman Edebiyatı Bölümlerini bitirdi. Sait Faik Hikaye armağanı ( 1955 ) ve New York Herald Tribüne Gazetesi’nin hikaye yarışmasında Türkiye Birinciliğini kazandı ( 1953 ). Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Devekuşu Kabere Tiyatrosunu kurucularındandır. Ünlü Keşanlı Ali Destanı ile Türkiye’de epik tiyatronun ilk örneğini ortaya koydu. Sonradan güncel olaylara mizahi bir bakışla yaklaşan, siyasal ve toplumsal taşlamalara yer veren oyunlar yazdı. Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, Zilli Zarife, Vatan Kurtaran Şaban bu türün en tanınmışlarıdır. Günün Adamı, Dışardakiler, Huzur Çıkmazı, Eşeğin Gölgesi, Bu Şehr-i Istanbul’ki, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı gibi tiyatro oyunlarının yanısıra Tuş, Şişhaneye Yağmur Yağıyor, On İkiye Bir Var gibi hikaye kitapları vardır.
İhap Hulusi Görey ( 1898 - 1986): Türk Afiş Sanatı ve Reklamcılığının ilk temsilcisi olan İhap Hulusi GÖREY 1898’de Kahire’de doğdu, ilk ve orta öğrenimini Kahire’de Ingiliz okullarında tamamladı. 1920’de Almanyanın Münih kentinde 4 yıl Heimen Schule Atölyesinde çalıştı. Resmin ticari alandaki karşılığı olan afiş ve basın ilanları dalında, Kunstgevverbe Schule’de dünyaca ünlü afiş ressamı Ludvvig Hohlwein’nin yönetiminde 3 yıl grafik eğitimi aldı. 1925’de yurda dönen sanatçı ülkemizde henüz tanınmaya başlayan grafik ve afiş sanatı alanında aralıksız 56 yıl çalıştı. İhap Hulusi bu çalışmalarıyla grafik ve afişin tanınmasını sağlamakla kalmayıp, ayrıca Türk reklamcılığının öncüsü oldu. Ülkemizde Latin Harfleriyle yazılan ilk alfabenin kapak resmini tasarladı. Birçok kurum ve kuruluşa da çeşitli çalışmalarıyla hizmet etti.
Bedia Muvahhit ( 1897 - 1993): 1897 yılında İstanbul’da doğdu. Dam de Sion’u bitirdi. 1921 yılında Erenköy Kız Lisesi Fransızca öğretmenliğine atandı. Aynı yıl aktör Rafet Muvahhit’le evlendi. 1922 yılında Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Ateşten Gömlek filminde Ayşe rolünü oynadı. İstanbul Şehir Tiyatroları’nın ( 14 Ağustos 1923 ) Ceza Kanunu'nda ilk defa sahneye çıktı. Film çeviren ve tiyatroda oynayan ilk Türk küçük kadını sanatçıları arasında yer aldı. 50 yıldan fazla sahnede oynadı, 244 oyunda rol aldı, 500 karakter canlandırdı. Tiyatro oyunculuğunun yanısıra 40 kadar filmde önemli rollerde oynadı. 1981’de Atatürk Yılı dolayısıyla ödüllendirilen 10 sanatçıdan biri oldu.

Muzaffer Sarısözen ( 1898-1963 ): 1899 yılında Sivas’ta doğdu. İstanbul Devlet Konservatuarı Keman Bölümünden mezun oldu. Çeşitli Okullarda Müzik öğretmenliği yaptı. 1938 yılında Ankara Devlet Konservatuarı Folklor Arşiv şefliğine getirildi. Anadolu'dan . yapılan Halk Müziği derlemelerine katıldı. Ankara Radyosunda "Yurttan Sesler" topluluğunu kurdu ve radyo programını yönetti. 1953 yılın<fl İzmir, 1954 yılında İstanbul Radyolarında "Yurttan Sesler" topluluklarını kurarak, halk türküleri ve oyunlarının yurt çapında sevilmesi v^B ' tanıtılması için büyük çaba harcadı. Ülkemizde ilk kez Yurttan Sesler topluluğunu kurarak Türk halk müziği icrasını başlattı. Çeşitli dergilerde makaleleri de yayınlanan Sarısözen’in, halk türküleri derlemeleri vardır. Seçme Köy Türküleri, Yurttan Sesler, Türk Halk Musikisi Usulleri ünlü eserleri arasında bulunmaktadır. Derlediği çok tanınmış türküler arasında Allı Durnam, Gesi Bağları, İzmir’in Kavakları bulunmaktadır.
Arif Nihat Asya ( 1904-1975 ):
1904 yılında Çatalca’da doğdu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. 14 yıl yurdun çeşitli yerlerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1950 yılında Adana milletvekili olarak parlamentoya girdi. Edebiyatımızda bayrak şairi olarak tanınan A. Nihat ASYA şiirlerinde hece, aruz ve serbest vezinleri kullandı. Yeni İstanbul ve Sabah Gazetesinde fıkra yazarlığı yaptı. Yayınlanmış çok sayıda kitabı bulunan şairin ünlü eserleri arasında Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor, Yürek, Köprü, Rübâiyyat-ı Arif bulunmaktadır.
Vedat Tek ( 1873 -1942 ): 1873 yılında Girit'te doğdu. Galatasaray Lisesi 2. sınıfında okurken Paris’e giden Vedat Tek, sırasıyla Ecore Münge Akademi Julien’de resim, Ecole Centrale’de Mühendislik, Ecole National des Beaux’da mimarlık öğrenimi gördü. Birinci Ulusal Mimari Akımfnın temsilcilerindendir. Mimarlık alanındaki çalışmaları nedeniyle Fransa’da Legiond’ Honneur nişanı verildi. 1897 yılında İstanbul’a dönen Vedat Tek, 1899’da Şehremaneti Mimarlığına atandı. İlk çalışmalarından olan Kastamonu Hükümet Konağı simetrik düzenlemeleri ve klasik tasarımı ile başarısının ilk adımı oldu. 1901 yılında yapımı tamamlanan İzmit Saat Kulesi yeteneğini sergileyen eserlerindendir. 1905 yılında Posta Telgraf Nezareti Mimarlığına atandı. Sirkeci Postane binası bu dönemin ürünüdür. 1908 yılında Saray Başmimarlığına yükseldi. Cumhuriyet döneminde de bir çok seçkin esere imza attı. Eserlerini projelendirmenin yanı sıra Sanayi-i Nefise Mektebi, Mühendislik Mektebi Alisinde Ulusal bilince sahip kuşaklar yetişmesinde üstün çaba gösterdi.
Hilmi Ziya Ülken ( 1901 -1974 ): 1901 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Lisesini ve Mekteb-i Mülkiyeyi bitirdi ( Bugünkü Siyasal Bilgiler Fakültesi ). 1933’e kadar felsefe öğretmenliği yaptı. Bu tarihte İstanbul Üniversitesine Türk Medeniyeti Tarihi Doçenti olarak atandı. 1941’de profesörlüğe, 1957’de de ordinaryüslüğe yükseldi. Cumhuriyet döneminde felsefe ve sosyal bilimler alanında çalışmış genç kuşakların rehberi olmuş büyük bir Türk felsefecisidir. Türk düşüncesi, İslam felsefesi ve sosyoloji alanındaki çalışmaları ile öne çıktı. Belli başlı eserleri arasında Felsefeye Giriş, Bilgi ve Değer, Eğitim Felsefesi, Ahlak ve Farabi Tetkikleri bulunmaktadır.
İbrahim Çallı ( 1882 - 1960 ): 1882 yılında Denizlinin Çal kasabasında doğdu. Şeker Ahmet Paşa'nın desteği ile 1906 yılında Sanay-i Nefise Mektebine girdi. 1910 yılında Paris’e gönderildi. 1910-1914 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi’nde Cormon’un atölyesinde eğitim gördü. Yurda döndüğünde, daha önce öğrenci olarak bulunduğu Sanay-i Nefise Mektebine öğretmen olarak atandı. Fransız izlenimciliğinin etkisinde kalmakla birlikte, çalışmaları, bu anlayıştan farklı olup, o zamana değin süregelen Batıya yönelik resim anlayışımızı kökünden değiştiren bir tarzı yansıtır. Bu nedenle yurdumuzda yeni bir resim tarzının ve portre alanının en başarılı temsilcisi oldu. Başlıca eserleri arasında Manolyalar, Mevleviler, Defli Kadın, Zeybekler bulunmaktadır.

20092401
20092402
2009.24 - Türk Meşhurları 2009
Süleyman Çelebi:
Türkçe "Mevlid" kasidesinin yazarı Süleyman Çelebi Bursa'da doğdu. Kaynaklarda Süleymân Çelebi’nin doğum târihine ilişkin bir kayıt bulunmamaktadır. Ancak, Süleymân Çelebi'nin Mevlid'i 60 yaşında yazdığı ve eserin 1409 senesinde bittiği, eserindeki bazı mısralardan hareketle çıkarılan tahmini hesaplara dayanmaktadır. Sultan Birinci Murat’ın vezirlerinden Ahmed Paşanın oğludur. Bursa'da o dönemin ileri gelen alimlerinden ilim tahsili aldı. Büyük bir âlim olarak, Sultan Yıldırım Beyazıt zamanında Dîvân-i hümâyûn imâmı, sonra da Bursa'da onun inşa ettirdiği câminin imamı oldu. Zamanına göre akıcı ve kolay anlaşılır bir dili, duygularını bir takım sanat oyunlarına kaçmadan anlatan bir söyleyişi vardır. Din duygularını, Hz. Muhammed’e karşı duyulan sevgi ve saygıyı şiirleştiren Süleyman Çelebi, şehirli ve köylü bütün halk tarafından beğenilmiş kendinden sonra gelen bir çok şairi etkilemiştir. 1422 yılında vefat ettiği tahmin edilmektedir. Mezarı, Bursa'da Çekirge yolu üzerindedir.
Cengiz Aytmatov: 1928 yılında Kırgızistan’da doğdu. Çok genç yaşta çalışma hayatına başlayan Aytmatov daha sonra Kazakistan'a giderek VeterinerlikTeknik Okulunda okuduktan sonra öğrenimine Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsünde ve Moskova'da devam etti. Pravda Gazetesinde yazmaya başlayan Aytmatov yazdığı eserleriyle üne kavuştu ve 1957 yılında Sovyet Yazarlar Birliğine üye kabul edildi. 1963 yılında Dağlar ve Steplerden Masallar adlı öykü kitabıyla Lenin ödülünü aldı. Eserlerini Kırgızca ve Rusça olarak yazan Aytmatov tema olarak aşk, dostluk, savaş döneminin acıları ve kahramanlıklara yer verdi. Eserleri dünyada yüz ellinin üstünde dile çevrildi. Kırgızistan’ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra ülkesini Lüksemburg’da büyükelçi olarak temsil etti. Arkasında Cemile, Elveda, Gülsarı, Toprak Ana, Beyaz Gemi, Selvi Boylum Al Yazmalım gibi çok sayıda unutulmaz eser bırakarak 2008’de Almanya’nın Nürnberg kentinde yaşamını yitirdi.

2005.18 - Türk Meşhurları 2005
Sakıp Sabancı:
1933 yılında Kayseri’nin Akçakaya köyünde doğdu. İş hayatına 1948 yılında, Akbank’ta stajyer memur olarak başladı.1966 yılında babasının vefatından sonra Sabancı Holding’ in Yönetim Kurulu Başkanlığı’na getirildi. Hacı Ömer Sabancı Vakfı ( VAKSA )‘nın kurucularından olan Sakıp Sabancı’nın 15 kitabı yayımlandı.Kurduğu şirketler ile Türkiye’de banka, sigortacılık, otomotiv, lastik ve takviye malzemeleri, kimya, çimento, gıda, tekstil, kağıt, bilgi teknolojileri, turizm gibi sektörlerin gelişmesine öncülük etti.“Altın Harfler” adı altında Türk hat sanatı eserlerinin ve tablolarının ilk defa Louvre Müzesinde sergilenmesinden dolayı “Legion d’honneur “ şeref nişanı aldı.1997 yılında 9.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından Devlet Üstün Hizmet Madalyası verildi. Eğitim, sanat ve kültüre katkılarından dolayı ise çeşitli kişi ve kuruşlarca çok sayıda plaket ve ödül verildi.Sakıp Sabancı 71 yıllık ömrünü eğitime, sanata, kültüre,vakıflara, sanayiye verdiği emekle geçirdi. 2004 yılında vefat etti ve cenazesi Devlet Töreni ile kaldırıldı.
Vehbi Koç: 1901 yılında Ankara’da doğdu. 1917 yılında iş hayatına atıldı. Cumhuriyetin ilk yıllarında ülkenin ihtiyacı olan bütün malların yurtdışından geldiğini yaşayarak gören Vehbi KOÇ sanayi üretimine dönük yatırımlara girişti. 1928 yılından itibaren Avrupa ve Amerika şirketlerinin Türkiye dis­tribütörü oldu. 1938 yılında Türk ekonomisinde müesseseleşme yolunda ilk adımı atarak Koç Ticaret A.Ş.’ni kurdu. 1950’li yıllarda sanayide ciddi adımlar atarak ithal mallarını ikame edecek yerli sanayi yatırımlara girdi. Otomotiv, beyaz eşya, radyatör, elektronik cihazlar, mensucat, kibrit vb. birçok malın ilk yerli üretimini gerçekleştirdi.Bunları daha bir çok sanayi kuruluşu takip etti. 1963 yılında Türkiye’nin ilk holdingi olan Koç Holding’i kurdu. 1973 yılında 2 kitabı yayımlandı ve İngilizce ye çevrildi.1987 yılında Milletlerarası Ticaret Odası tarafından “Dünya da Yılın İşadamı” ödülü verildi. Ülkemize verdiği hizmetlerden dolayı örnek alınacak bir işadamı olan Vehbi KOÇ’un 95 yıllık hayatı sanayi, ticaret, vakıf, sosyal hizmet ve eğitime hizmetle geçti. 1996 yılında vefat etti.

2006.07 - İzzet Baysal
İzzet Baysal 1907 yılında Bolu’da doğdu. 1931 yılında Güzel Sanatlar Akademisinden Mimarlık Diploması aldı. 1931-1943 yıllarında Bolu ve Ankara'da Mimarlık ve Müteahhitlik yaptı. 1944-1949 yıllarında İstanbul Karaköy’de Ticaret ve İthalat İşlerinde bulundu. 1950 yılında İzzet Baysal Temper Döküm Fabrikasını kurarak ülkemizde özel teşebbüsün ilk mekanize döküm tesisinin öncülüğünü yaptı. 1987 yılında İZZET BAYSAL VAKFI'nın kuruluşuna kadar Ticari ve Sanayi hayatında kazandıklannın vergisi ile İstanbul’da Gelir Vergisi ödeyenlerin ilk sıralarında yer aldı. 1987 yılında kurduğu Vakıf eliyle ülkemize yüzü aşkın eğitim ve sağlık tesisi armağan etti. Bunların içinde en çok bilineni ismini taşıyan Abant İzzet Baysal Üniversitesidir. 1994 yılında Devletin İlk üstün Hizmet Madalyasını alan kişi oldu. Beş Devlet Üniversitesi tarafından kendisine Onur Doktorluğu payesi verildi.05.03.2000’de 93 yaşında vefat etti. Bolu’ da, ismini taşıyan Üniversitede Bakanlar Kurulu Kararı ile hazırlatılan Anıt Mezara defnedildi.

1975.04 - Karacaoğlan
Karacaoğlan, 17'nci yüzyılda yaşamıştır. Yaşadığı yer ile ilgili değişik rivayetler olmasına karşın, Osmaniye ili Düziçi ilçesi Farsak köyünde doğduğu rivayeti ağırlık kazanmaktadır.
Karacaoğlan'ın şiirleri aşk ve doğa üzerinde kuruludur. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi ve ölüm en çok değindiği konulardır. Duygularını, yaşadıklarını, düşüncelerini; içten, gerçekçi ve özgün bir şiir yapısı içinde anlatır. Karacaoğlan, Türk aşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş biçimi getirdi. Doğa benzetmelerini sık sık kullanır. Çok yalın ve temiz bir Türkçe kullanır. Kendisinden sonra gelen birçok ozanı derinden etkiledi. Bu olumlu etkiler günümüz Türk şiirine kadar uzanır. Şiirlerini ilk kez Nüzhet Ergun derleyip yayınladı. Birçok şiiri bestelendi.
Karacaoğlan, yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı'nın ve tekke şiirinin etkisinden uzak kalmıştır. Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle Türkçe yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin birçoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır. Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11'li (6+5) ve 8'li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokça başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli öğelerdir. Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur. Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet'ten etkilenmiş; şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar 18. yüzyıl şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran'ı, 19. yüzyıl şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem'î ve Yeşil Abdal'ı etkilemiştir. Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden Rıza Tevfik Bölükbaşı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Behçet Kemal Çağlar, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kutsi Tecer ve Cahit Külebi Karacaoğlan'dan esinlenmişlerdir. Şiirleri 1920'den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan'ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir.
Mut'da bulunan Karacaoğlan anıtı, Heykeltıraş Hüseyin Gezer tarafından yapılmıştır.

1991.08 - Yunus Emre Sevgi Yılı
Türk toplumunun yetiştirdiği büyük ozan, düşünür ( Mutasavvıf ) Yunus Emre 13. Yüzyılda yaşamıştır. Şiirlerinde halk dilini kullanması ve şiirlerinin özünde sevgi, ümit ve inancın iç içe olması Yunus Emre'nin yüzyıllar boyunca sevilerek okunmasına sebep olmuş, Türk toplumu Yunus'ta kendi öz dilini ve iç dünyasını bulmuştur.
Yunus'un düşüncesi, sekiz yüzyıla yakın bir zaman önem ve değerini kaybetmeden günümüze kadar gelmiş, hatta günümüzde uluslararası boyutlara ulaşmıştır. Bunun göstergesi olarak 1991 yılı Unesco tarafından Yunus Emre Sevgi Yılı olarak ilan edilmiş, Ülkemizde ve Unesco üyesi ülkelerde geniş organizasyonlarla kutlanması sağlanmıştır.


2010092
2010091
2010.09 - Yunus Emre
Türk milletinin yetiştirdiği en büyük tasavvuf erlerinden ve Türk Dili ve Edebiyatı tarihinin en büyük halk şairlerinden olan Yunus Emre’nin 1238 yılında doğduğu ve 1320 yılında Eskişehir’de öldüğü sanılmaktadır. Yunus Emre şiirlerinde insanlığa sevgi ve barış mesajları vermiş, kendinden önce diğer insanlara hizmeti ilke edinmiştir. Anadolu’nun “mistik şairi” olarak adlandırılan Emre, ilahiler söyleyerek dağ, taş Anadolu’yu dolaşmış ve yerel halk ile bütünleşmiştir. Türk dilinin yalın, akıcı ve sürükleyici özelliklerini öne çıkararak tasavvufun en güç kavramlarını şiirlerinde dile getirmiştir. “Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm” mısralarında dile getirdiği gibi insan, Yunus Emre’nin felsefesinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Hiçbir din, ırk, mezhep, fakir veya zengin ayrımı gözetmeksizin bütün insanlar aynı değerdedir. Sevgi, insanı birleştiren ve bütünleştiren bir unsurdur diyen Yunus Emre, sevgiyi Tanrı'nın yarattığı her nesneye; tüm varlıklara karşı duyulan yakın bir his diye anlatır. Çünkü sevgi kendini başkasında, başkasını kendinde bulmaktır. Tanrı ışığından yoksun kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur.Sevginin olmadığı yerde, öfke, kırgınlık, çözülme ve birbirinden kopukluk gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. O sebepten Yunus Emre’nin gönlünde sevgi ve dostluk duyguları çok yoğunlaşmıştır.

2008.14 - İnsanlığa Örnek
Necdet Kent:
1941-1944 yılları arasında Türkiye'nin Marsilya Başkonsolos Yardımcılığı görevini yaptı. II. Dünya Savaşı sırasında birçok Yahudi'ye Türk pasaportu vererek hayatlarını kurtardı. Necdet Kent'e Türk Musevilerin Alman toplama kamplarına gönderilmek üzere hayvan vagonlarına yüklendikleri bildirildi. Kent, bunun üzerine hemen Saint Charles tren istasyonuna gitti, Vagonların içinde tıka basa sıkıştırılmış 80 kişi vardı. İstasyondaki Gestapo kumandanı, Kent'in orada bulunuşundan haberdar olunca kendisine yaklaştı ve derhal ayrılmasını istedi. Ancak Kent, nezaketini zorlayarak, bu insanların Türk vatandaşı olduklarım ve ortada hemen düzeltilmesi gereken bir hata bulunduğunu söyledi. Gestapo kumandanı, kendisinin sadece emirleri yerine getirdiği ve vagonlardaki bu insanların Türk değil, sıradan Museviler oldukları şeklinde yanıt verdi. Tehditlerinin sonuçsuz kaldığını gördüğü zaman birdenbire yanındaki dışişleri görevlisi ile birlikte kendisini durdurmaya çalışan askeri bir kenara iterek vagonlardan birine bindi. Kent hiçbir uyarıya yanıt vermedi ve tren de hareket etmeye başladı. Tren bir sonraki istasyonda durdu ve Alman subaylar kendisinden özür dilediler. Dışarıda kendisini geri götürmek üzere bekleyen bir otomobil vardı. Ancak Kent yerinden kımıldamadı. Musevi oldukları için 80'den fazla Türk vatandaşının bu hayvan vagonlarına yüklendiklerini ve kendisinin de, böylesi bir davranışı reddeden bir hükümetin temsilcisi olduğunu açıkladı. Onun bu taviz vermeyen tutumuyla şaşkına dönen Almanlar herkesi trenden indirdi ve bu drama bir son verdi.
Selahattin Ülkümen: 1943-1944 yılları arasında Türkiye'nin Rodos Başkonsolosluğu görevini yaptı. II. Dünya Savaşı sırasında adayı işgal eden Alman Nazi kuvvetlerine karşı çıkarak 42 Yahudi'yi mutlak ölümden kurtarmayı başardı. Nazi Almanyası Rodos adasını 1943 yılında işgal etti. Adolf Hitler’in Yahudileri yok etme planı, Rodos’da da derhal uygulanmaya başlandı. 0 dönemde adada 1800 Yahudi yaşıyordu. 1944'te Nazi rejimi, Anton Burger'ı, adadaki Yahudilerin, Auschvvitz Toplama Kampına sevk edilmelerini sağlamak için Rodos'a gönderdi. Nazi ordularının Ege bölgesi komutanı Alman Korgeneral Ulrich Von Kleeman'a, Burger’ın bütün isteklerini yerine getirmesi için emir verildi. Almanlar, 19 Haziran 1944’te Rodos'taki Yahudilerin, adadaki İtalyan karargahında toplanmalarını ve yanlarında 10 günlük ihtiyaçları için yetecek eşya getirmelerini emretti. Rodos'lu Yahudilere, başka bir adaya yerleştirilecekleri söylenmişti. Türkiye'nin Rodos Başkonsolosu Selahattin ÜLKÜMEN olaylara seyirci kalmadı ve adada bulunan Türk Yahudilerin serbest bırakılmasını istedi. ÜLKÜMEN, Alman Generale, "Türk kanunlarına göre Yahudiler, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında hiçbir fark yoktur" dedi ve şöyle devam etti: "Eğer Türk Yahudiler serbest bırakılmazsa, Türk hükümetini uyaracağım ve bu da uluslararası bir krize yol açacaktır". Von Kleeman sonunda, Türk Yahudilerinin serbest bırakılmasını kabul etti. Selahattin ÜLKÜMEN İkinci Dünya Savaşı sırasında Rodos Başkonsolosu iken, 42 Yahudi’nin Auschvvitz-Birkenau toplama kamplarına gönderilmelerini şahsi gayretleriyle önlemiştir.
20092101
2009.21 - İnsanlığa Örnek
Namık Kemal Yolga: 1937 yılında Dışişleri Bakanlığında vekil memur olarak göreve başlayan YOLGA; çeşitli kademelerde görev almış ve 1959 da Siyaset Planlama Grubu Başkanı, 1960 yılında Genel Sekreter Yardımcısı ve Genel Sekreter olarak görevler üstlenmiştir. Dışişleri Bakanlığına bağlı büyükelçi olarak; Roma, Paris, Karakas, Tahran ve Moskova’ya atanmıştır. 1940 yılında Dışişleri Bakanlığı tarafından ilk yurtdışı görevi olarak Paris’e gönderilmesinden iki ay sonra Nazi ordusu Fransa’yı işgal etmiş ve bu ülkedeki Yahudileri Paris yakınlarındaki toplama kamplarına göndermeye başlamıştır. Bu sırada Yolga, Pek çok Yahudiye Türk vatandaşlığı verilmesini sağlayarak çok sayıda yahudinin hayatını kurtarmıştır. Bu kişilerin evlerinden atılmalarını, sonrasında ise toplama kamplarına götürülmelerini engellemiştir. Ayrıca pasaport verilen bu Yahudilerden tutuklananları, Nazi ordusundan kurtararak, kendi arabası ile güvenli bir eve götürmüştür. Namık Kemal Yolga’nın 05 Ocak 1982 tarihinde başlayan Danışma Meclisi Üyeliği 6 Aralık 1983 tarihine kadar sürmüştür. 1998 yılında 500. Yıl Vakfı tarafından onurlandırılan, Dışişleri Bakanlığı tarafından üstün hizmet plaketine layık görülen ve İsrail tarafından da kendisine özel bir madalya verilen Namık Kemal Yolga 21 Aralık 2001 tarihinde vefat etmiştir.


© Pulhane Ltd.Şti.